logo

Üç cümlenin düşündürdüğü


İsmail Kılıçarslan
i.kilicarslan@gmail.com

İlk cümle Lütfi Sunar’dan: “Türkiye’de çağdaş düşüncenin bahtsızlığı ya toptan değişme ya da toptan koruma ikilemine sıkışıp kalmasıdır. Modernleşme orantısız bir değişim talebiyle ‘fikri geleneği’ yıktı. Muhafazakârlık da korkuyla karışık bir koruma refleksiyle ‘bir fikri geleneğin’ oluşmasını engelledi.”

İkinci cümle Ercan Yıldırım’dan: “12 Eylül, Ülkücüleri, değer verdikleri devletin kendilerini dışlaması nedeniyle dini olana sevk ederken; Gezi ile başlayıp 15 Temmuz ile devam eden süreç İslamcıları dini grupların şerrinden devlete yönelerek kurtulmaya, yer yer Ülkücülüğe yönlendirdi.”

Üçüncü cümle Aliya İzzetbegoviç’ten: “İnsan olmak ve insan kalmak, Allah’a ve kendimize karşı sorumluluğumuzdur.”

Aliya’nın “insan olmak ve insan kalmak” derken “asıl olan güzel insan olmak şekerim” demediğini elbette anlıyoruz değil mi? O, Tanrı fikrine karşı gelişen, hatta Tanrı fikrinden nefret eden hümanizme sert şekilde vuruyor bu tespitiyle. İnsan olmayı “sorumlulukla” tanımlayan, üstelik bu sorumluluğu hem kendimize hem de Allah’a karşı hissetmemizi de bir “zorunluluk” olarak gören Aliya, basitçe şunu söylüyor galiba: “İdeolojiler dönüşür, sen uçuşu hatırla.”

Ne ülkücülük o ülkücülük, ne İslamcılık o İslamcılık, ne batıcılık o batıcılık, ne muhafazakârlık o muhafazakârlıktır artık.

İdeolojiler, bilhassa sosyolojinin getirdiği “zaruri dönüşüm” ile dönüştükçe dönüşürler ki bu, son derece normaldir. Hatta denebilir ki normal olmayanı dönüşmeyen, değişmeyen ideolojik yönelimlerdir.

Değişimini yakından takip ettiğim İslamcılık için Yıldırım’ın tespitleri mühim. Türkiye’de İslamcıların devletle barışmasının bazı olumlu yanlarının yanı sıra kimi trajikomik yanları da oldu. En son gelinen noktada “Yafes’in çocukları olan Türkler 15 bin yıldır Hanif dinine mensup oldukları için rahatlıkla diyebiliriz ki Allah Türkleri diğer milletlerden üstün yaratmıştır” diyerek kafayı cozlatan adamlara tesadüf eder olduk mesela. Türklüğü bir “duygu bütünlüğü” olarak ele alarak başlamıştı aslında mesele ki çok sağlıklı bir başlangıçtı. Şimdi birinci sınıf sofistike bir ırkçılığa göz kırpıp kendilerini “deli gibi yapan” büyük düşünürler(!) elinde can çekişiyor o yaklaşım. Süslü cümleler kurmaları içlerindeki küçük faşisti saklamalarına yetmez oldu. Üstelik bunu yazdım diye “aziz dost, anlamıyorsun Türklüğü, anlayamıyorsun” diyecekler. Yooo, gayet de anlıyorum. Tüm dünya Müslümanlarının, hatta tüm dünya mazlumlarının biricik umudunun Türkiye ve (elbette ırkî olarak değil) Türk Müslümanlar olduğunu anlıyorum. Ama sen bir ırk olarak Türk’ün kanında bulmaya başladın o umudu. Ben ontolojisinde, duygusunda bulmaya devam ediyorum.

Diğer yandan hiç şüphe yok ki İslamcıların bir başka trajikomik değişimi de “devlet mekanizmasına angaje olma” konusunda oldu. İslamcıların büyük çoğunluğu bütün yapısal/toplumsal taleplerinden vazgeçmiş görünüyor. Faiz karşıtlığı, İslam birliği, antiemperyalizm ve benzeri talepleri “kendi düşünsel alanlarında” ilerletmek yerine “devlet çözer” kadüklüğüne değin ilerlediler. Tarihsel bir zorunluluk olarak devletin yanında durmakla devletin geliştirdiği dile teslim olmak arasındaki farkı anlamlı bulmayı bıraktılar. Bu da beraberinde muazzam bir “tıkanma” getirdi.

İşte geldik Sunar’ın tespitine. Modernle muhafazakârın kavgası cidden çok bereketsiz, zemini çoraklaştıran bir kavga… “Şarkının başka bir sesten okunması” fikrine ilerlemezsek Türkiye bu kavgadan hiçbir şey elde edememeye devam edecek.

Doğrusu bu konuda, yani “şarkının başka bir sesten okunması” konusunda son derece umutsuzum. Bu yerleşik ve bereketsiz kavganın kendilerine getirisinden memnun çünkü Türkiye’de taraflar.

Benim “çılgın gündelik politik dili boş verelim, değişmez sabitler üzerinden yükseltelim sesimizi” deyip durmam bundandır. Gündelik politikanın kısır dili Türkiye’deki bütün tarafları esir almış durumda. Üstelik taraflar bu esaretten çok memnun.

Bu çoraklıktan bir cacık çıkmayacağını kabule yanaşarak başlasak mı artık neye başlayacaksak…

(YENİ ŞAFAK)

Etiketler:
Share
112 Kez Görüntülendi.

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • Sofrayı melekler mi beklermiş?

    17 Kasım 2019 YAZARLAR

    Gülliver Cüceler Ülkesinde. Ne zaman okuduğumu bile hatırlamıyorum. İlkokul yılları olmalı. Gülliver’in bir saati var. Liliputlular, o saatin, Gülliver’in tanrısı olduğunu düşünüyorlar. Neden öyle düşünüyorlar? Çünkü Gülliver Liliputlulara, “Ona bakmadan hiçbir işe başlamam” gibi bir laf etmiş. Benim aklımda öyle kaldı. Şimdi kitabı bulup cümlenin aslı nasıldı diye kontrol etmem imkansız. Gülliver’i 1968 yılında okuduysam, akıllı telefonlar da internetle birleşerek 2000’lerin başında piyasa girdiyse, demek ki akıllı telef...
  • Mehmet Genç anlaşılmazsa…

    17 Kasım 2019 YAZARLAR

    Mehmet Genç’i tanıtmaya gerek var mı? Hele sayın Cumhurbaşkanı’na tanıtmaya gerek var mı? 2015 yılında bir hafta arayla iki kere onun elinden ödül almış bir isim Mehmet Genç. 2015 Yılı Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri kapsamında, sosyal bilimler ve tarih alanında, ve Uluslararası Akademi Ödülü kapsamında, Sosyal ve Beşeri Bilimler kategorisinde, ödülünü bizzat sayın Cumhurbaşkanının elinden almış bir isim. O törende ödül alan bilim adamları için Cumhurbaşkanı’nın kurduğu cümle şöyle: “Kökleri bu toprakların derinlerine uzan...
  • Üniversite’yi hacizle boğmak!

    17 Kasım 2019 YAZARLAR

    İstanbul Şehir Üniversite’nden bahsediyorum tabii. Hepimiz ülkemizde yaşanan garabetleri, keyfi tasarrufları her gün görüyoruz. İktisat tarihçiliğimizin büyük isimlerinden Mehmet Genç hocamızın feryadını okuduğumda büsbütün içim yandı. Hocaların hocası Mehmet Genç, bizim üniversitelerimizde genelden Batı’dan bilgi aktarıldığını, “yeni bilgiler üretme”nin nadir olduğunu belirterek şöyle diyor: “Şehir Üniversitesi yeni bilgiler meydana getirmek üzere 10 senedir bu yöndeki sebatı ısrarla sürdüren bir üniversitedir. Bilgilerimize yenilerini katm...
  • İmanın tabiatı ve imancılık

    16 Kasım 2019 YAZARLAR

    İman dinî-ahlâkî tecrübenin medarıdır. Bu yüzden, imanın tabiatı adamakıllı biçimde irdelenmesi gereken bir konudur. İslam kelam geleneğinde iman “tasdik” kavramına bağlanarak tanımlanır. Fakat tasdik denen şey, imandan ziyade, aklın ve akıl yürütmenin çok işlevsel olduğu ve belirleyici denebilecek bir rol oynadığı önermesel inançla alakalıdır. Kaldı ki iman kelimesinin tasdik manasına geldiği yönündeki hâkim görüş, İbn Teymiyye’nin de uzun uzadıya anlattığı üzere sağlam bir lisani temele dayanmamaktadır. Gerçekte iman, Arap dilindeki kelime kö...