logo

06 Kasım 2019

Müslüman dünyanın ‘siyasi meşruiyet’ krizi


Mehmet Ocaktan
m.ocaktan@gmail.com

Müslüman siyaset düşüncesi özü itibariyle iyiliğin ve ahlakın egemen olduğu bir dünya kurmayı önermiştir. Ancak bu tarihsel süreç içinde sadece ahlaki ilkelere indirgenmiş ve halkın katılımını sağlayan bir yönetim modeli oluşturulamamıştır. Dolayısıyla halkın söz sahibi olmadığı yönetim sistemleri “siyasi meşruiyet” krizinden kurtulamamışlardır.

Ne zaman bir meşruiyet krizinden söz edilse, hemen bütün Müslüman düşünce insanları Kur’an’da “şura” prensibinin bulunduğunu ve dolayısıyla İslam’da katılımın esas olduğu tezini ileri sürmüşlerdir. Ancak biliyoruz ki Kur’an’ın Şura prensibi hemen hiçbir dönemde hayata geçirilememiş ve Hz Peygamberin vefatından sonra da özelliğini kaybetmiştir. Prof. Dr. Ahmet Akbulut Şura konusunda çarpıcı bir tespitte bulunuyor: “Ahmet Naim bu duruma dört halife döneminden şu örnekleri vermektedir: Halife Hz. Ebubekir, isyan hareketlerinde çoğunluğun görüşüne uymamıştır. Hz. Ömer de savaş ganimeti olarak alınan Güney Irak topraklarının dağıtılması konusunda büyük çoğunluğun görüşüne aykırı hareket etmiştir.” (1)

Maalesef, çoğunluğun yanlış karar vereceği yönündeki kanaat Müslüman dünyada demokrasinin gelişmesine en büyük engel teşkil etmiştir. Oysa insanların görüşünü, yani istişareyi esas alan Kur’an özü itibariyle katılımı ve demokrasiyi önermektedir. Bu çerçeveden bakıldığında, İslam’ın demokrasiyle bağdaşmayacağı görüşünü dillendiren muhafazakar anlayışın Kur’an’ı değil, geleneksel İslam kültürünü esas alarak yorumlar yaptığı görülecektir. İşin özü şu ki; tarihsel süreç içinde bir İslam siyaset doktrini oluşmuş, ama hiçbir zaman teori ve pratiğe dönüştürülememiştir.

Müslüman dünya, geleneksel İslam siyaset doktrini ile hareket ettiği sürece Batılı sistemlere alternatif üretme imkan ve ihtimali yoktur. Şu anda da İslam toplumlarında hakim olan görüş, Batılı sistemlerin bir gün mutlaka yıkılacağı yönündedir. Ne yazık ki bu hayal, Müslüman toplumların rasyonel akılla hareket etmelerinin önünü kapatmaktadır. Oysa her gün yıkılacağını hayal ettiğimiz Batı’daki demokratik sistem, bilim ve rasyonel akılla hareket ederek gerektiğinde sistemi tamir etme, hatta kendi içinde yeni alternatifler üretme kabiliyetine ve becerisine sahiptir. Nitekim geçmişte Batı Hristiyan dünyası Kilise ile zorlu bir hakimiyet kavgası yaşamış ve kiliseyi devre dışı bırakmıştır. Her ne kadar liberal demokrasi bugün derin bir kriz yaşıyor olsa da, uzlaşma kültürüyle yeni çareler üretme imkanına her zaman sahiptir.

İslam dünyasının bugün içinde yaşamaya mahkum olduğu despotik yönetim anlayışından kurtulması için, öncelikle dini siyasal bir mücadele aracı olmaktan kurtarması gerekiyor. Aksi taktirde bir rahmet dini olan İslam birleştirici değil, tefrika kaynağı haline gelir ki, bu İslam’a yapılabilecek en büyük kötülüktür.

Eğer dinle siyasetin alanlarını birbirine karıştırmaya, dinde siyasal meşruiyet aramaya devam edersek, yüzyıllar boyunca olduğu gibi bugün de devleti yönetenlerin beceriksizliklerinin faturasını İslam’a ödetmeye devam ederiz ki hiçbir Müslümanın bu hakkı olamaz.

Artık şunu biliyoruz ki siyasal özgürlük, hukukun üstünlüğü ve kuvvetler ayrılığı gibi evrensel değerler, İslam siyaset doktrininin yabancısı olduğu kavramlardır. Bilelim ki bireyi, yönetenlere itaat etmekle yükümlü bir “kul” olarak gören geleneksel İslam siyaset düşüncesiyle hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik bir sistem inşa edemeyiz.

Meseleye içinde bulunduğumuz Türkiye şartlarından baktığımızda da, zihinlerimizin çağdaş demokratik değerlerden çok geçmişin geleneksel değerlerine ayarlı olduğunu görürüz. Mesela Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne karşı çıkanları eleştirirken diyor ki: “Yeri geliyor, biz ‘Atatürk’ün partisiyiz’ diyorlar. Acaba Gazi, parlamenter demokrasiyle mi idare etmişti ülkeyi?” Kısacası, bugün bile Cumhuriyet’in kuruluş şartlarındaki ‘tek parti’ yönetimi, zihinlerimizde ideal model olmaya devam ediyor.

1- A. Akbulut, Kur’an’a Yabancılaşma Süreci, s.58

(KARAR)

Etiketler:
Share
101 Kez Görüntülendi.

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • Sofrayı melekler mi beklermiş?

    17 Kasım 2019 YAZARLAR

    Gülliver Cüceler Ülkesinde. Ne zaman okuduğumu bile hatırlamıyorum. İlkokul yılları olmalı. Gülliver’in bir saati var. Liliputlular, o saatin, Gülliver’in tanrısı olduğunu düşünüyorlar. Neden öyle düşünüyorlar? Çünkü Gülliver Liliputlulara, “Ona bakmadan hiçbir işe başlamam” gibi bir laf etmiş. Benim aklımda öyle kaldı. Şimdi kitabı bulup cümlenin aslı nasıldı diye kontrol etmem imkansız. Gülliver’i 1968 yılında okuduysam, akıllı telefonlar da internetle birleşerek 2000’lerin başında piyasa girdiyse, demek ki akıllı telef...
  • Mehmet Genç anlaşılmazsa…

    17 Kasım 2019 YAZARLAR

    Mehmet Genç’i tanıtmaya gerek var mı? Hele sayın Cumhurbaşkanı’na tanıtmaya gerek var mı? 2015 yılında bir hafta arayla iki kere onun elinden ödül almış bir isim Mehmet Genç. 2015 Yılı Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri kapsamında, sosyal bilimler ve tarih alanında, ve Uluslararası Akademi Ödülü kapsamında, Sosyal ve Beşeri Bilimler kategorisinde, ödülünü bizzat sayın Cumhurbaşkanının elinden almış bir isim. O törende ödül alan bilim adamları için Cumhurbaşkanı’nın kurduğu cümle şöyle: “Kökleri bu toprakların derinlerine uzan...
  • Üniversite’yi hacizle boğmak!

    17 Kasım 2019 YAZARLAR

    İstanbul Şehir Üniversite’nden bahsediyorum tabii. Hepimiz ülkemizde yaşanan garabetleri, keyfi tasarrufları her gün görüyoruz. İktisat tarihçiliğimizin büyük isimlerinden Mehmet Genç hocamızın feryadını okuduğumda büsbütün içim yandı. Hocaların hocası Mehmet Genç, bizim üniversitelerimizde genelden Batı’dan bilgi aktarıldığını, “yeni bilgiler üretme”nin nadir olduğunu belirterek şöyle diyor: “Şehir Üniversitesi yeni bilgiler meydana getirmek üzere 10 senedir bu yöndeki sebatı ısrarla sürdüren bir üniversitedir. Bilgilerimize yenilerini katm...
  • İmanın tabiatı ve imancılık

    16 Kasım 2019 YAZARLAR

    İman dinî-ahlâkî tecrübenin medarıdır. Bu yüzden, imanın tabiatı adamakıllı biçimde irdelenmesi gereken bir konudur. İslam kelam geleneğinde iman “tasdik” kavramına bağlanarak tanımlanır. Fakat tasdik denen şey, imandan ziyade, aklın ve akıl yürütmenin çok işlevsel olduğu ve belirleyici denebilecek bir rol oynadığı önermesel inançla alakalıdır. Kaldı ki iman kelimesinin tasdik manasına geldiği yönündeki hâkim görüş, İbn Teymiyye’nin de uzun uzadıya anlattığı üzere sağlam bir lisani temele dayanmamaktadır. Gerçekte iman, Arap dilindeki kelime kö...