logo

15 Mart 2019

Dinmez, inmez ve de bitmez nostaljisi


Kenan Alpay
k.alpay@gmail.com

Türkiye’nin muhatap olduğu tehditlerin yakınlık ve ciddiyet derecesini vurgulamakla iki hafta sonra gerçekleştirilecek yerel seçimleri beka problemine indirgemek, ölüm-kalım savaşı olarak takdim etmek hiç de aynı şeyler değil. Tuhaf olan şeylerden biri de beka tartışmalarının uzun dönemler boyunca Türkiye’yi ipotek altına alan “laiklik tehlikede” kaygılarına benzer bir biçimde şimdilerde “muhafazakâr kazanımlar tehdit altında” türü bir zemine kaymış olmasında.

Toplum eğer aklını kaybetmiş, vicdanını yitirmiş değilse neden tehdit kaynağına destek olmak üzere sandığa gitsin ki?

Seçimleri önce gönüllerde sonra da sandıkta kazanmanın hesabı yapılmalı. Medya hâkimiyeti ve mahkeme kararlarıyla seçimleri kazanmaya yönelik her hamle bundan öncekilerde olduğu gibi yine ters tepebilir. Bir büyükşehirde seçimi kaybetmemek üzere sergilenen ölçüsüz tavırlar başka büyükşehirler için de negatif bir iklimleri tetikleyebilir.

Siyasal Rekabetin Asgari İlkeleri

Nezaket olsun diyerek isimsiz, adressiz eleştiriler yapmanın, ortaya karışık nasihat bültenleri yayınlamanın pek bir faydası olmayacağından hareketle birkaç somut örnek üzerinde duralım müsaadenizle. İlk örneğimiz için İzmir’e uzanalım. AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hamza Dağ, CHP ve İYİ Parti’nin İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı adayı Tunç Soyer için seçmene şu uyarıyı yapıyor: “Bu kişinin İzmir’de belediyenin başına geçmesi durumunda yönetme sıkıntısının yanında şehirde güvenlik problemlerinin de ortaya çıkacağı bir zemin oluşması muhtemeldir.”

Bir siyasal iddia olarak rakip için “yönetemez” iddiası meşrudur ama “güvenlik problemi çıkarır” iddiası doğru ve meşru olur mu? Sonra iddia edildiği gibi Soyer, HDP’ye yakın olmak bir tarafa tipik bir Kemalist’tir. Kemalist ulusolculuğa iltimas geçip Kürt ulusolculuğuna çakarak İzmir’de zafer beklentisine girmek beyhudedir. Tıpkı İzmir şarabı için enstitüler kurarak uluslararası marka değerini yükseltme vaadinin kendini inkâr ederek başarıyı elde edebileceğini sanma hayalindeki gibi. Sonra Belediye Başkanları yapıp ettikleriyle ne zamandan beri emniyet ve yargının denetiminden azade olmuşlar ki.

Ankara için bir önceki dönem CHP ve MHP’nin ortak adayı olan, bu dönem içinse CHP ve İYİ Parti’nin (gayrı resmi olarak HDP’nin de) ortak adayı olan Mansur Yavaş’a ilişkin bu hafta ortaya çıkan “sahte senet” davasının kamuoyunda gündem oluşuna bir bakalım. Canlı yayınlanan ve saatler süren açık oturumlarda, Ömer Çelik’in basın açıklamalarında Yavaş’ın nasıl bir skandala imza attığı tartışılıyor ve nihayet Devlet Bahçeli tarafından “adaylıktan çekil” çağrısı yapılıyor. Kim ne mazeret bulursa bulsun bu yöntem ve tartışmalarla seçimin üzerine gölge düşürülür.

Siyasal rakibi yargı marifetiyle tasfiye etme görüntüsü sahiplerini tahmin edilemeyecek kadar yıpratır ve sarsar. Şikâyetleri gündeme getiren ‘saygın işadamı’ başta olmak üzere mezkûr senet sahtekârlığı üzerine herkes ekranlarda uzun uzun konuşuyor, nutuklar atıyor, cezai sonuçlarını tartışıyor. Tabii Yavaş cevap vermek üzere bu tartışmaların hiç birine katılamıyor. Makul olan, güven telkin eden ve hukuka da uygun olan suçlamalara muhatap olan kişiye de söz hakkı verilmesiydi hani! Suçlu olsa, suçu sabitlenmiş olsa dahi muhatabın ağzından çıkacak birkaç cümleye karşı bu kadar ağır bir abluka uygulamaya ne hacet var?

Ezanın Çağrısı: Düşmanlara da Adalet

Belki de 31 Mart’a doğru harareti yükselen tartışmaların içerisinde en kritik ve önemli olanı Ezan tartışmasıydı. 8 Mart’ta İstiklal Caddesi’nde ortaya çıkan söylem ve manzaranın esasen Ezan tartışması kadar hayati bir önemi haiz olduğunu ifade edelim öncelikle. Femizm gün geçtikçe evrensel ahlaki ilke ve kurumlara karşı son derece saldırgan ve yıkıcı bir siyasal kimlik olarak Türkiye’de de güç kazanıyor.

Kemalist kurumlar tarafından teşvik edilen seküler hayat tarzı ve başta şiddet olmak üzere geleneğe isnat edilen kadının hukukunu çiğneyen teamüller feminist karakter ve duruşu yaygınlaştırıyor. Ancak feminist hareket de hassaten Avrupa Birliği’nin desteğiyle anarşist hatta nihilist uçlara doğru savruluşun önünü açıyor. Peki, neden 8 Mart’ta utanç verici, rezillikte sınır tanımayan, doğrudan insan haysiyet ve şerefine savaş açan söylemler, slogan ve pankartların oranında bu sene yine artış oldu? Katılım neden artıyor, kitle nasıl daha keskin ve iğrenç bir ahlak karşıtlığıyla siyasal kimliğe bürünüyor? Önceliklerimizden biri de bu soruların cevapları üzerine düşünmek olsun.

8 Mart akşamı okunan yatsı ezanı Beyoğlu’nda susturulmaya çalışıldı mı? İstiklal’deki kitle ezanı protesto etti mi? İlk elde sosyal medya üzerinden bu haber ve kanaat yaygınlaştırıldı. Lakin meselenin aslı polis barikatına, yürüyüşün yasaklanmasına ve topluluğun dağılması yönünde polisin müdahalesine dönük bir protesto olduğu anlaşıldı. Islık ve sloganlar ezan okunurken kesilmemiş hatta artmıştı bile. Kitlenin baskın kimliği, slogan ve pankartları sadece ezana değil İslam’ın hemen bütün değer ve sembollerine düşmanlığı içeriyor olsa bile ortada ezanı susturma, protesto etme gibi bir eylem var diyemeyiz. Bu tespit o kitleye itibar etmek, sözlerini muteber saymak değil aksine bizlerin kimliğini inşa eden adalet emrine uygun olduğu için böyledir.

Seçim telaşı ve kazanma kaygısı belki muhafazakar devletçi bir nostalji olarak, “ezan dinmez, bayrak inmez ve beka tartışmaları da bitmez” gibi refleksleri tetiklemiş olabilir. Ne var ki; feminizm, sosyalizm, Kürt ulusol hareketinin gençler ve kadınlar için bir çekim merkezi, kendini ifade biçimi, siyasal kimlik olarak meydan okuyuşunu bu tür reflekslerle engellemek mümkün değildir. Meseleyi seçim odaklı düşünüp tartışmak yerine ailede, eğitimde, kültürde kronikleşen problemlerin çözümü için makul politikaları pratiğe geçirmekte.

En önce kafaya şunu yerleştirelim: bürokratik oligarşiyle, CHP’yle, İYİ Parti’yle mücadele ederken Kemalizme sahip çıkarak, Kürt ulusalcılığına karşı Türk milliyetçiliğine yaslanarak makul hiçbir kazanım elde edilemez. Ne CHP ve İYİ Parti ne de HDP ve Saadet Partisi siyasal açıdan, kadrolar ve projeler itibariyle bir atak yaptı. Toplum bu partilerin cazibesine kapılıp gidiyor filan değil.

AK Parti metal yorgunluğunu aşmak istiyorsa, halkın yüksek ve tartışmasız teveccühünü yenilemek istiyorsa fabrika ayarlarına dönmeli, rakiplerinin kötülüklerini değil kendi icraatlarını ve vaatlerini sükûnetle, kuşatıcı bir üslupla tane tane anlatmalıdır. Kaygı yerine ümidi, beka yerine emniyeti, gerilim yerine kuşatıcılığı seçim atmosferine hakim kılmak için 15 gün hiç de az değil.

(YENİ AKİT)

Etiketler: » » » » » » » » » » » » »
Share
125 Kez Görüntülendi.

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • Demek ki…

    25 Haziran 2019 YAZARLAR

    Doğrusu bu kadar beklemiyordum. Bir kağıda herkes fikrini yazsın, saklayalım, bakalım kim doğru tahmin edecek deseler 51’e 49 civarında bir şey yazardım. Hadi olsun 52’ye 48. Birer puan bağımsızlar ve diğer partiler için düş, 51’e 47. Fark, benim tahmin ettiğimden çok fazla çıktı. Şu saat itibarıyla (20:00 civarı) 54’e 45. Demek ki benim ulaştığım göstergeler gerçekliği eksik yansıtıyor. Demek ki kamuoyu araştırma şirketleri -spekülatörleri, merdivenaltı anketçileri, siparişe uygun anket üreten sahtekarları hariç tutuyorum- bu işleri b...
  • 31 Mart’ın en doğru hikayesini seçmen yazdı

    25 Haziran 2019 YAZARLAR

    Son birkaç yılda AK Parti’nin kendi ilkelerinden uzaklaştığını, reformist kimliğini kaybettiğini yazarak hiçbir hesabın ve beklentinin içinde olmadan uyarılarda bulunmaya çalışıyoruz. Bu süre içinde özellikle görevli troller tarafından linç kampanyalarına tabi tutulduk, AK Parti’ye ihanetle suçlandık. Oysa yaptığımız sadece, geçmişte bu ülkede özgürlük mücadelesi vermiş, Türkiye’nin sorunlarının çözümünün ancak hukukun üstünlüğünün sağlandığı demokratik hukuk devletiyle mümkün olabileceğine inanmış ve bu konuda ciddi mesafeler almış AK Parti ik...
  • Sandığın isyanı

    25 Haziran 2019 YAZARLAR

    23 Haziran’da kurulan sandık siyasal tarihin unutulmaz kilometre taşlarından birisidir. Sadece İstanbul seçimi değildir. Ekrem İmamoğlu açık farklı bir zaferle birlikte, belediye başkanlığından fazlasını kazanmıştır. Sonuçtan bağımsız olarak demokrasinin kazandığını kabul etmek lazımdır. AK Parti ise İstanbul belediye başkanlığını 31 Mart gecesi seçim verilerinin kesildiği anda kaybetmişti. Nitekim sabaha karşı seçim sonuçları bunu gösterdi. Tartışmalı, yanlış ve kesinlikle adil olmayan bir kararla seçimin iptal edildiği 6 Mayıs’ta da 23 Haz...
  • Basiretsizliğin ve ferasetsizliğin bedeli

    25 Haziran 2019 YAZARLAR

    Ekrem İmamoğlu üç aşağı beş yukarı 31 Mart'taki kadar oyla kazansaydı, 'Gasp edilen hakkını geri aldı, adalet tecelli etti' denip geçilebilirdi; ama dünkü seçimin neticesinde bundan fazlası var: Adaletin tecellisi + maşeri vicdanı yaralayan eylem ve söylemlerin ağır faturası. 31 Mart'ta AK Parti'li Binali Yıldırım'a oy vermiş olan pek çok seçmen de bu sefer CHP'li İmamoğlu'ndan yana oy kullanarak faturanın şişmesine katkıda bulundu. Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın İmamoğlu ve CHP'ye karşı varını yoğunu orta...