logo

27 Mart 2019

Barıştan sonra


Taha Kılınç
t.kilinc@gmail.com

ABD’nin başkenti Washington, 26 Mart 1979’da, dünya basınının çok yakından izlediği bir imza törenine ev sahipliği yapıyordu. Beyaz Saray’ın bahçesine konulan uzun masanın arkasına İsrail, Mısır ve ABD bayrakları yerleştirilmişti.

Masada oturan üç kişi de sırasıyla Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Enver Sedat, ABD Başkanı Jimmy Carter ve İsrail Başbakanı Menahem Begin’di. Sıcak kucaklaşmalar, gülüşmeler ve fotoğraf makinelerinin sürekli mesaisi arasında imzalanan metinle, Ortadoğu yakın tarihinde yeni bir dönem başlıyordu. Daha önce defalarca savaşmış olan Mısır ve İsrail arasında artık kalıcı bir barış tesis edilmişti.

Resmî adıyla Camp David Anlaşması’na giden yol, ilginçtir, bir savaşla başladı:

Cemal Abdunnâsır’dan sonra cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturduğu 1970’den itibaren İsrail’le kapsamlı bir barış için nabız yoklayan Enver Sedat, Washington ve Tel Aviv’in kendisini ciddiye almadığını fark etmişti. Amerikalılara ve İsraillilere göre, 1967’deki Altı Gün Savaşı, Mısır ordusunu tamamen yerle bir etmiş, kapasitesini sıfırlamıştı; Mısır ordusundan ve bizatihi Mısır’dan çekinmeye gerek yoktu, kendisini uzun süre toparlayamazdı. Yahudilerin dinî bayramlarından Yom Kipur’a denk geldiği için bu isimle anılan 1973 savaşı, Sedat’a, Mısır ordusunun yok olmadığını, hâlâ saldırı ve taarruz kabiliyetini haiz olduğunu ispatlama fırsatı tanımıştı. Kısa zamanda ateşkes ilân edileceğinden emin olarak, Sina’daki İsrail hattına (Bar Lev Hattı) saldırı emri veren Sedat, neticeden memnundu: Ülkesinin ve ordusunun psikolojisi yeniden düzelmiş, muhataplarına ciddiyetini göstermiş, bundan sonra uygulayacağı stratejiyi de garantiye almıştı.

Savaşa idealist bir biçimde “İsrail’i yok etmek üzere” müdahil olan Suudi Arabistan Kralı Faysal bin Abdulaziz’in 25 Mart 1975’te Riyad’daki sarayında bir suikasta kurban gitmesi, Enver Sedat’a, İslâm dünyası karşısında rahat ve kaygısız biçimde hareket etme imkânı verdi. ABD ve İsrail’le Fas üzerinden sürdürülen uzun ve ayrıntılı bir müzakere sürecinin sonunda, Sedat, 19 Kasım 1977’de Kudüs’ü ziyaret ederek İsrail’i resmen tanıma noktasında ilk somut adımı attı. Bundan sonrası çok hızlı ilerleyecek, 1978 ağustosunda ABD Başkanı Jimmy Carter’ın aracılık ettiği barış görüşmeleri 17 Eylül’de tarafların tam anlaşmasıyla sonuçlanacak, bunu da 26 Mart 1979’daki imza töreni takip edecekti.

Mısır’ın, işgal ettiği ve yönettiği topraklar üzerinde İsrail’in meşruiyetini resmen kabul ettiği Camp David Barış Anlaşması’nın en pratik sonucu, Arap dünyasının en güçlü ordusunun, bundan böyle İsrail açısından caydırıcı bir düşman olmaktan çıkmasıydı. Bu kazanım karşısında, 1967’de işgal edilen Sina Yarımadası’ndan çekilmek, İsrail açısından oldukça minik bir jestti. Zaten Sina’nın kontrolü ve güvenliği, anlaşmanın birçok maddesine göre, Mısır’la İsrail arasındaki bir dizi koordinasyonla sağlanacağından, Tel Aviv’in kaybı neredeyse yok gibiydi. Anlaşma, Sina’daki Ebû Rudeys ve Ra’s Suder petrol bölgelerinden İsrail’in cömertçe faydalanabilmesine dair bir paraf bile içeriyordu.

Mısır’a ABD’nin ekonomik ve askerî yardımlarını garanti altına alan Camp David Barış Anlaşması Kudüs, Batı Şeria ve Gazze’nin geleceğine dair herhangi bir uzlaşma ihtiva etmiyordu. İmzaların atılmasından bir yıl sonra, İsrail’in Kudüs’ü “ebedî başkent” ilân etmesinden de anlaşılabileceği gibi, Mısır tarafı daha çok kendi menfaatine ve elde edeceği neticeye odaklanmıştı. Çok iyi bilindiği üzere, Sedat’ın bu kendini kurtarma ve İslâm dünyasının genelini bir yana bırakarak Mısır’ı İsrail’le yan yana getirme hamlesi, hayatına mal olacaktı. Filistinlileri hiçe sayan ve Mısır’ı Filistin davasından soyutlayan Camp David Barış Anlaşması’nın doğurduğu öfke ortamında, Sedat, kendi ordusundaki bir yüzbaşı tarafından 6 Ekim 1981 günü öldürülecekti.

***

Beyaz Saray, önceki gün, yine önemli bir imza törenine ev sahipliği yaptı. Ancak bu defa masada herhangi bir Arap lideri veya temsilcisi yoktu. ABD Başkanı Donald Trump, yanına İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’yu alarak, Golan Tepeleri’ndeki İsrail işgalinin meşruiyetini tanıyan kararnameyi imzaladı. Geçtiğimiz mayıs ayında Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak resmen tanınmasından sonra, ABD yönetimi işgale meşruiyet sağlayan bir adım daha atmış oldu.

Camp David’den bu yana geçen 40 yıllık süreçte, en çarpıcı değişim, bir Arap toprağının ABD tarafından İsrail’e peşkeş çekilişine karşı, Arap dünyasından hiçbir güçlü reaksiyon veya reddin gelmeyişi. Sedat anlaşmayı imzaladıktan sonra öldürülmekle kalmamış, Mısır da kurucusu olduğu Arap Birliği’nden ihraç edilerek, birliğin merkezi Kahire’den Tunus’a taşınmıştı. Sedat’ın hayatına mal olan öfke, günümüzde yerini genel bir kabulleniş ve boş vermişliğe terk etmiş görünüyor. ABD ve İsrail’i böylesine pervasız davranmaya sevk eden şey, tam da bu zaten.

***

İsrail meselesini ve işgali, İsrail ve ABD üzerinden konuşmak, artık büyük ölçüde vakit kaybı. Karşı cephe, oldukça net bir pozisyon takınmış durumda. Hatta ABD Başkanı Donald Trump, seleflerinin aksine, açıkça işgalden yana tavır takınarak tutarlı bile davranıyor. Kendisinden önceki başkanlar işgali dilleriyle kınıyor, elleriyle destekliyordu. Trump, gayet dürüst.

İsrail ve işgal, İslâm dünyasının tutumu, meseleye yaklaşımı, kendi içindeki bölünmüşlüğü ve kavgaları çerçevesinde konuşulmalı. Düğüm burada olduğu gibi, muhtemel bir çözüm de burada çünkü.

(YENİ ŞAFAK)

Etiketler: » » » » » » » »
Share
286 Kez Görüntülendi.

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • Demek ki…

    25 Haziran 2019 YAZARLAR

    Doğrusu bu kadar beklemiyordum. Bir kağıda herkes fikrini yazsın, saklayalım, bakalım kim doğru tahmin edecek deseler 51’e 49 civarında bir şey yazardım. Hadi olsun 52’ye 48. Birer puan bağımsızlar ve diğer partiler için düş, 51’e 47. Fark, benim tahmin ettiğimden çok fazla çıktı. Şu saat itibarıyla (20:00 civarı) 54’e 45. Demek ki benim ulaştığım göstergeler gerçekliği eksik yansıtıyor. Demek ki kamuoyu araştırma şirketleri -spekülatörleri, merdivenaltı anketçileri, siparişe uygun anket üreten sahtekarları hariç tutuyorum- bu işleri b...
  • 31 Mart’ın en doğru hikayesini seçmen yazdı

    25 Haziran 2019 YAZARLAR

    Son birkaç yılda AK Parti’nin kendi ilkelerinden uzaklaştığını, reformist kimliğini kaybettiğini yazarak hiçbir hesabın ve beklentinin içinde olmadan uyarılarda bulunmaya çalışıyoruz. Bu süre içinde özellikle görevli troller tarafından linç kampanyalarına tabi tutulduk, AK Parti’ye ihanetle suçlandık. Oysa yaptığımız sadece, geçmişte bu ülkede özgürlük mücadelesi vermiş, Türkiye’nin sorunlarının çözümünün ancak hukukun üstünlüğünün sağlandığı demokratik hukuk devletiyle mümkün olabileceğine inanmış ve bu konuda ciddi mesafeler almış AK Parti ik...
  • Sandığın isyanı

    25 Haziran 2019 YAZARLAR

    23 Haziran’da kurulan sandık siyasal tarihin unutulmaz kilometre taşlarından birisidir. Sadece İstanbul seçimi değildir. Ekrem İmamoğlu açık farklı bir zaferle birlikte, belediye başkanlığından fazlasını kazanmıştır. Sonuçtan bağımsız olarak demokrasinin kazandığını kabul etmek lazımdır. AK Parti ise İstanbul belediye başkanlığını 31 Mart gecesi seçim verilerinin kesildiği anda kaybetmişti. Nitekim sabaha karşı seçim sonuçları bunu gösterdi. Tartışmalı, yanlış ve kesinlikle adil olmayan bir kararla seçimin iptal edildiği 6 Mayıs’ta da 23 Haz...
  • Basiretsizliğin ve ferasetsizliğin bedeli

    25 Haziran 2019 YAZARLAR

    Ekrem İmamoğlu üç aşağı beş yukarı 31 Mart'taki kadar oyla kazansaydı, 'Gasp edilen hakkını geri aldı, adalet tecelli etti' denip geçilebilirdi; ama dünkü seçimin neticesinde bundan fazlası var: Adaletin tecellisi + maşeri vicdanı yaralayan eylem ve söylemlerin ağır faturası. 31 Mart'ta AK Parti'li Binali Yıldırım'a oy vermiş olan pek çok seçmen de bu sefer CHP'li İmamoğlu'ndan yana oy kullanarak faturanın şişmesine katkıda bulundu. Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın İmamoğlu ve CHP'ye karşı varını yoğunu orta...