logo

Mehmet Pamak’ın Almanya’daki konferansları

İslami kimliğin inşası, tevhidi istikametin korunması ve ilk Kur´an neslinin mücadele örnekliğine dair konferanslar için bir süredir Almanya´da bulunan İLKAV Başkanı Mehmet Pamak konferanslarını tamamlayarak Türkiye´ye döndü.

Davet üzerine önce Wiesbaden şehrine giden Pamak burada Ömer Ülker kardeşimizin başkanlığını yürüttüğü Selam Derneği´nin düzenlediği konferansta “Resulün (s) önderliğindeki ilk Kur´an neslinin Mekke cahiliye toplumu içindeki mücadele örnekliği”ni günümüzle irtibatlar kurarak anlattı ve ilk neslin bıraktıkları yoldaki işaretlere dikkat çekti. Günümüzde meydana gelen sapma ve savrulmalara da değinen Pamak ilk neslin örnekliği ve bu yolda bıraktıkları işaretlerin çok açık, net ve ihtilafa yer bırakmayacak derecede anlaşılır olduğunu ifade etti. İşte bu örnekliğin ve yoldaki işaretlerin, tabii ki şablonik değil ama ilksel bazda ciddiyetle dikkate alınması halinde ise savrulmaların asla bu boyutlarda yaşanmayacağını söyledi.

Aynı Konuyu Essen “İnsana Hizmet Vakfı”ında da anlatan Pamak, Duisburg´taki Beytüsselam´da ise, “Ahiret eksenli hayat tasavvuru ve kulluk bilinci”ni işleyerek halimizi, giderek yaygınlaşan dünyevileşme hastalığını ve yaşanan siyasi savrulmaları sorgulayarak istikameti gösteren öğütleri gündemleştirdi. Dortmunt´daki kardeşlerimizi de ziyaret eden Pamak daha sonra Viesbaden´e geri dönerek buradaki kimi derneklerde daha dar ölçekli katılımlarla 3 ayrı toplantıda yöneltilen sorulara cevaplar mahiyetinde “ülkemizde ve bölgemizde yaşanan değişim ve dönüşüm sürecindeki zaaf, hata ve savrulmaları değerlendirerek çıkış yolları” üzerinde durdu.

Pamak, Visebaden ve Essen konferanslarında özetle şu konulara değindi:

Pamak, Resul (s) ve beraberindeki ilk neslin, Mekke cahiliye toplumu ve sisteminden ayrışıp alternatif bağımsız bir yapı oluşturma çabalarını aşağıdaki başlıklar altında ele aldı:

Kuranın İlk Müslümanları İnşa Sürecinde yoldaki işaretler

I – İslami şahsiyetin inşası

A – Zihni dönüşüm ve imani inşa

1 – Kur’an’ı, kevni ayetleri, fıtratı ve hayatı okunmaya, eğitim ve öğretim için harekete geçmeye çağrı yapılır. (Müzzemmil ve kalem sureleri)

2 – Kalkıp Uyarma, Rabbi tekbir etme, (Ruczdan) şirk başta olmak üzere her türlü ahlaki ve akıdevi pisliklerden hicret etme (kaçınma, uzaklaşma, arınma) çağrısı yapılır. (Müddessir 1-6) Sadece rabbini tekbir et. İnsanları tevhide çağır. Rabbinin en büyük, tek büyük olduğunu açıkla.

Tagutu redde çağrı yapılır: Nahl 36. “Andolsun ki biz, “Allah´a kulluk edin ve Tâğut´tan sakının” diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik…”

3 – Böylece imani, kalbi, zihni hicret için, zihni ve imani planda Cahiliyeden ayrışıp vahiyle bütünleşme emredilir. (Allah’ın birleştirilmesini ve arasının kesilmemesini istediği iki şey olan fıtrat ve vahyin bütünleşmesi istenir-Rad 25)

4 – İman ettikten sonra imana zulüm (şirk) bulaştırmaması istenir. (En’am 82) (Yusuf 106)

5 – İslami şahsiyeti inşaya yönelik bu süreçte zihinlerin özgürleşmesi, cahiliyeden bağımsız ve özgün düşünme imkanına kavuşması hedeflenir.

Zihinlerin cahiliye kuşatmasından özgürleşip, cahiliye paradigmasının zindanından, kuşatmasından kurtulması, kendi özgün kavram ve değerlerine kavuşarak, özgün düşünme imkanına ulaşması hedeflenir.

Küresel ve yerel cahili sistemin, fiziki kuşatmasından, bedenimizi çevreleyen zindanından daha önemli ve daha etkili olan kuşatması ve zindanı, zihinlerimizde gerçekleştirdiği kuşatması ve zihinlerimizin onun ideolojik paradigmasının zindanına hapsolması halidir. Zihnen özgürleşmemiş olan ezilenler, ezenlerine öykünüp, onların kavram ve modellerinden başka çıkış olmadığı zannına kapılıp, daha fazlasına, özgün modeller oluşturmaya güçlerinin yetmeyeceğine inanırlar.

İlkeli ve tavizsiz bir tevhidi duruşla Allah’ın yardımını hak ettiklerinde, normal şartlar altında olamayacak gelişmelerin Allah’ın yardımıyla gerçekleşebileceğine dair ilahi taahhüdü bile unutup, zihinlerini kuşatan seküler mantıkla verili sistem içi düşünmeye, sistem içi alternatifler aramaya daha yatkın hale gelirler. Zihinlerini kuşatan seküler paradigmanın düşünce kodlarını, kalıplarını taklitten kurtulup, özgün düşünce ve modeller üretme performansı gösteremezler. İşte bu yenilgi/mağlubiyet psikolojisidir.

Peygamberlerin insanlara ulaştırdıkları ilahi vahiy de, öncelikle fıtratla bütünleşip, ruhları, zihinleri cahiliye zindanlarından ve kuşatmasından kurtarıp, özgürlüğüne ve bağımsızlığına kavuşturmuştur. Ondan sonra da hür zihinli Müslümanlar bedenlerini kuşatan cahiliyeye karşı bağımsız ve özgün bir mücadeleyi sürdürmüşlerdir.

B – Ameli ve ahlaki planda dönüşüm, cahiliyeden ayrışıp, cahiliye amellerinden İslami salih amellere hicret etmek, ameli inşa, vahye şahidlik:

1 – Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah´a ve Resûlü’ne icabet edin çağrısı yapıldı. (Enfal 24)

Davete icap eden ilk müminler, iman ettikleri vahyi ölçü, kural ve değerleri teorik olarak zihinlerinde barındırma zaafına düşmeden, hemen hayata taşıma cehdi içine girerek, imani/zihni arınma ve hicretten sonra ameli planda ikinci bir hicreti gerçekleştirdiler. Yaşamakta oldukları cahiliye amellerini terk ederek, iman ettikleri Allah´ın indirdiği ayetler istikametindeki yeni hayat tarzını yaşamaya yöneldiler. Vahyin ölçülerini hayata hakim kılarak, hayatın bütün alanlarında sadece Allah´a rüku (boyun eğme) ve secdeyi (itaati) esas alarak cahiliye amellerinden tevhidi salih amellere doğru hicret ettiler.

2- Kur’an onları, Ahiret/Kulluk Eksenli Hayat Tasavvuruna yöneltti ve Dünyevileşme

bataklığından uzaklaştıracak yönlendirmeler yaptı. Kulluk ve ahret eksenli tasavvurdan uzaklaşmada, başka inançlara savrulmada, dünyevileşmenin (sekülerleşmenin) etkisi anlatılıp müminler uyarıldı. (En’am 162, Fatır 10, A’lâ suresi 16i Mülk 1-2, Ankebud 64, Tekasür 1, Mutaffifin 1, Zariyat. 19, Ta-ha 131. ENBİYA 35, KIYAMET 36. KASAS 77 )

3 – Allah yolunda infak bilinci, imani bir sorumluluk seviyesinde kazandırıldı. (İSRA 26- FATIR 29- FECR 17-ADİYAT 6- İNSAN 8 -ŞURA 20- AHKAF 20)

4 – Ashab-ı Kehfin, Nuh (as)’ın, Allah’ın övgüsüne mazhar olan “marjinal”liği, İbrahim (as)’ın tek başına ümmet oluşu gündem yapıldı. (KEHF 10-20, 25)

Allah’ın emri ve sorumluluklar yerine getirilip üzerine düşen yapıldıktan sonra, toplumdan uzaklaşıp mağaraya çekilmenin, Nuh (as) misali bir gemi dolduramamanın, İbrahim gibi tek başına ümmet olmanın, Yusuf (as) misali zindana atılmanın, Musa (as) misali çöllere vurmanın bile güzel bir vasıf olabilmesi ve bu fedakarlıklarla Hak yolda direnenlerin Allah tarafından övülmesi bilinci kazandırılır.

5 – Zorluklara karşı sabır ve direnme teşviki ve çağrısı yapıldı.

Asr suresi – Lokman 17 – Müzzemmil 10 – Müddessir 7- Kalem 48-Beled 17

6 – Korku krallığını aşma desteğiyle umudun canlı tutulması, firavunlara, zalimlere karşı meydan okuma çağrısı ve imtihan bilinci gündem yapıldı. (Ankebut 2, 10, Fatır 32. EN’AM 80-81, HUD 53-56, 91-93, 120-122, NAHL 50- A’RAF 194-196)

7 – Allah’ın yardımıyla üstün ve galip gelenin mutlaka müminler olacağı algısı kazandırıldı. Rum 47, İnşirah suresi 5, Kasas 5.

8 – Kur’an’ı hakkıyla okuma, sorumlulukları kuşanma ve söylediğini önce kendisi yaşayan tutarlı müminler olma yönlendirmesi ve böylece toplumu dönüştürecek, hal ve kal ile daveti taşıyacak ahlaklı örnekleri, şahidleri çoğaltma çağrısı yapılır. (Fussilet 30. Hac 77-78, Bakara 44, – Saf 3-5, En´am, 91, Zümer 67, 2 Bakara: 198, Bakara: 23, ASR Suresi, Bakara 121. Ali İmran 102.)

Allah´ı hakkıyla takdir eden, Kur´an´ı hakkıyla okuyan, takvayı hakkıyla kuşanan ve Allah yolunda hakkıyla cihad eden, Mekke´de “Kur´an´la büyük Cihad”ı en etkili biçimde yerine getiren, tevhidi ilkelerden taviz vermeyen, cahiliyeden tam anlamıyla ayrışarak, her boyutuyla cahiliyeye alternatif oluşturmaya çalışan bu mü´minler topluluğu, örgütlü yapısıyla bütün baskı, yasak, işkence, katliam, ekonomik ve sosyal boykotlara rağmen yılmadan, bıkmadan, geri dönmeden büyük azimle, örnek bir direnişi gerçekleştirdi.

İşte bu çapta bir teslimiyetle, her İslami şahsiyet, Kur’an’ı hakkıyla, yani anlamak, öğüt almak ve yaşamak için bizzat kendisi okuyor, fıkhetme çabası gösteriyor ve böylece lugavi geniş anlamıyla her biri müçtehid vasfı kazanıyordu. İşte bu şahsiyetlerin bir araya gelip bütünleşmesiyle oluşan ilk Kur’an nesli, ilk Kur’an toplumu, müçtehid toplum olarak nitelenmeyi hak edecek bir hüviyet kazanıyordu.

9 – Allah yolunda fedakarlıklarda ve hayırlarda yarışmanın, Allah yolunda “cihad” ın önemi ve gerekliliği bilinci Verildi. (HACC 77, FURKAN 52, ANKEBUT 6, NAHL 110, MÜLK 2).

Rabbimiz, ilk nesilden ve tüm Müslümanlardan, şartlar oluştuğunda Allah yolunda hicret sonra da O´na yaraşır bir şekilde hakkıyla cihad edilmesini istemektedir. Ölümü ve hayatı kimin daha güzel ameller yapacağını sınamak için yarattığını beyan ederek, Salih amellerde yarışmaya teşvik etmektedir. Kafirlere itaat etmemeyi ve onlarla Kur’an’la büyük cihad yapmayı emretmektedir.

10 – Adlarının Müslim olarak nitelendirmesi gereği, Resulün insanlara şehid/şahid/örnek/model kılındığı üzere, Müslümanların da diğer insanlara şahid/örnek olmaları gerektiği bildirilir. (HAC 78). İslamı hayata geçirip vahyin ahlakını kuşanarak model olma çağrısı yapılır

II – Yapısal planda cahiliyeden ayrışma ve İslami yapının, ilk Kur’an toplumu nüvesinin inşası

A – Mü’minler, iman Kardeşliğiyle, velayet bağıyla ve “biz” bilinciyle bütünleşme, kabile korumasıve güvenlik dairesinden çıkarak yalnızlaşan kardeşleriyle bütünleşip, akıde ortak paydasında yeni bir güvenlik alanı oluşturmaya yönlendirilir

Mekke döneminde inzal olan “yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz”(Fatiha 1/5) hükmünü taşıyan ilk ayetler, sadece tevhid inancını ve ilah birliğini değil, mü´minlerin de birliğini ve “biz” bilincini telkin ediyor ve müslümanlar da bu bilinç içerisinde ve ayetlerin yönlendirmesiyle ciddi bir yapılanmanın gereklerini yerine getiriyorlardı. Mekke’de tevhidi davete muhatap olup iman eden mü’min şahsiyetlerin, Fatiha suresinden başlayarak bireysellikten uzaklaşıp, “biz” bilinciyle iman dairesinde kardeşleşip (Hucurat 10), sadece mü’minler arasına tahsis edilen velayet ilişkisiyle bütünleşmeleri, kolektif iradeyi üreterek, cahiliye toplumundan bağımsız İslami yapıyı/İlk Kur’an toplumu nüvesini inşa etmeleri gerçekleşiyordu.

B – Cahiliyeden ayrışılarak, alternatif İslami yapının oluşturulması sağlanır.

İnsanlığa “hayırlı vasat ümmet”i oluşturup, sorumlu tutulduğumuz “cemaat planında şahidlik” ve modeli ortaya çıkarma çabası içine girilir.

C – İslam kardeşlik hukuku içinde, tam anlamıyla ve çok boyutlu bir yardımlaşma ve dayanışma gerçekleştirilir.

Sevgi, saygı, merhamet, şefkat ve adaleti ete kemiğe büründüren bir bütünleşme gerçekleşir. Birbirini sevmedikçe gerçekten iman etmemiş olacağının bilincinde, kendisi için istediği iyi şeyi öncelikle kardeşi için isteyen, fedakarlıkta kendisi öne atılan, nimette kardeşini öne süren ve isar bilincine sahip müminlerin oluşturduğu örnek bir yapı inşa edilir.

Allah´ın yönlendirmesi ve Resulünün önder ve örnekliğiyle bir vücudun uzuvları, bir binanın tuğlaları gibi bütünleşip kaynaştılar. Muhteşem iman kardeşliğinin örnekliğini, Hablullah´a topluca sarılarak, Allah yolunda kurşunla kaynatılmış binalar gibi saf tutarak ve zulme uğradıklarında topluca karşı koyarak, tek tek gövdelerinin üzerine dikilen ilkeli, onurlu, tutarlı İslami şahsiyetlerin tevhid ortak paydasındaki birliğiyle ekin meselindeki bütünlüğü, dayanışmayı ortaya çıkardılar. Aralarında sevgiyi, merhameti, birbirine sahip çıkmayı, adaleti, eminliği ve fedakârlıklarda yarışmayı en güzel biçimde yaşamlaştırdılar.

D – Dini hayata hakim kılın ve dinde ayrılığa düşmeyin, parçalanmayın emriyle birlik ve beraberliklerini sürdürdüler.

En’am 159. Dinlerini parça parça edip guruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah´a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.

42 Şura 13- O: ´Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin´ diye dinden Nuh´a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim´e, Musa´ya ve İsa´ya vasiyet ettiğimizi sizin için de teşri´ etti (bir şeriat kıldı).

E – Darun Nedve’ye karşılık, Darü’l Erkam’ı, cahiliye nadiyesine karşı, İslami nadiye’yi (meclisi) oluşturdular. (Meryem 73-75, Yunus 87.)

Hep sistemin köklü değişiminde alternatif oldular ve toplumun gündemine hep bu tek çıkış ve kurtuluş yolunun mesajını taşımakta ısrar ettiler. Onun için de başlarına gelmedik kalmadı.

F – İslami cemaat içinde kitap ve hikmetin eğitimini gerçekleştirdiler

Dar-ül Erkam´da kitabın ve hikmetin eğitimini alarak Kur´an´la teçhiz oldular, bütün mü´minlerin Kur´an okuma ve anlama, fıkhetme çabası içinde olduğu, yani lugavi anlamıyla herkesin müçtehid olduğu Müçtehid Toplumu oluşturdular.

G – Onlar bilgiyi “ağır bir söz/yük”, gereğince amel edilmesi gereken büyük bir sorumluluk olarak algılıyorlardı.

H – Sosyal inşanın öncelenmesi, ailenin, akrabanın önemsenmesi gözetilmesi, Anne ve babaya iyilik, aile içi dayanışmanın davetçi zaviyesinden korunması önemli bir sorumluluk olarak gerçekleştirilir.

I – Müminler, yoksullarla ve yakınlarla maddi, ekonomik yardımlaşma ve dayanışma ile imkanlarını paylaşmaya yönlendirilir.

J – Mal ve serveti biriktirip yoksulun hakkını gasp edenler kınanıp azapla tehdit edilirler.

İlk surelerde statükodan beslenen, zengin, lider ve egemen sınıfının düşmanca tavırları hatırlatılıp, statükoyu değiştirecek olan vahye öncelikle bunların karşı çıkıp düşmanlık yaptıkları hatırlatılır. Özellikle açları yedirmek, fakir ve miskinlere tasadduk, infak, zayıflara şefkat çağrıları öne çıkıp, bunlar da davete icabet ettikçe, kendilerine çıkar sağlayan statükoyu tehlikede görerek düşman kesilmekte, davetin yaygınlaşmasını engellemeye yönelik çabalar sarf etmektedirler.

K – İslami cemaat, aynı zamanda arınma ve ahlaki eğitim merkezive “emri bil maruf nehyi anil münker” zemini olarak öne çıkarılır.

L – İş bölümü ile işleri paylaşma, emanet ve ahidlere riayet bilinci ve becerisi kazandırılır.

İlk Kur’an nesli, emanet ve ahidlerine riayette, işbölümü ve sorumluluklarını yerine getirmede çok dirayetli ve fedakar bir örneklik oluşturdular. İşlerini aralarında şura ile yürüttüler.

M – İşkencelere rağmen imtihan bilinciyle direniş, hicret, ruhsat ve Zulme karşı topluca mücadele etme aşamalarından geçildi.

Mekke müşrikleri tevhidi çağrının yükselen gücü karşısında azgınlaşıp şirretleşmeye ve müslümanlar üzerinde işkence ve baskıları yoğunlaştırmaya başlamışlardı. Ancak Mekke´nin ilk Kur´an nesli “insanlar yalnız inandık demekle, hiç sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebut, 29/2) uyarısıyla kazandıkları sorumluluk ve imtihan bilinciyle hayırlarda, fedakarlıklarda yarışan, hicret ve ikrah halinde ruhsat tanındığı halde büyük çoğunluk bunları kullanmaya bile yönelmeden fedakarca direndiler. büyük acılar çekmelerine, ciddi bedeller ödemelerine, ateş çemberinden geçmelerine rağmen imanına şirk bulaştıran çıkmadı.

N – Kazanç ve harcamaların meşru alanları ve sınırları aşmaması gerektiği bilinci kazandırıldı. Dünyevileşme belasına dikkat çekilip mü´minlerin ahiret ve kulluk eksenli bir hayat tasavvuruyla dünyalarını ahiretin tarlası kılmaları temin edildi.

O – Tebliğ, şahidlik ve emri bil maruf sorumluluğunu yerine getirmeleri emredildi ve ilk nesil bunun için seferber oldular, ferdi ve cemaat planında tebliğ, eğitim ve şahidlik konusunda yoğun çabalar gösterdiler.

III – İlk örnek neslin şirk sistemine ve sistem içi siyasete/yönetime yaklaşımları, uzlaşmazlık, itaatsizlik, ayrışma, bağımsızlık ekseninde yönlendirildi

Mekke´deki ilk Kur´an neslinin örnekliğinde İslam´ı yaşamak, yalnız Allah´a kulluk yapmak, içinde yaşanılan şartların kötülüğüne rağmen vahyi mesajın sosyalleştirilmesine çalışmak ve bunda ilkeli bir ısrarı sürdürmektir. İslam´ı yaşamak, şirk ve ifsad karşısında tevhidi mücadeleyi toplumsal şahidlikle yükseltebilmek, ferdi plandaki tevhidi değişimi yaygınlaştırarak, toplumsal dönüşüme vesile olma sorumluluğunu kuşanabilmektir. Cahili sistemlerinin kuşatması altında, İslami kimlik ibrazındaki niteliği yükseltmek ve vahyin şahidliğinde tavizsiz olmak temel esastır. İslami kimliğinden ve vahyin ölçülerinden taviz verip, sistemle uzlaşanlar, Allah´ın dinine hizmet edemez, onu bir adım ileriye taşıyamazlar.

Mücadelenin sonuç vermesi, başarılı olabilmesi, daha önemlisi Rabbimizin razı olacağı bir seyir izlemesi ve O´nun vaadettiği yardımı celbedebilmesi için en gerekli ve en önemli mesele saf ve katışıksız bir İslami kimlikle ve İslami ölçüleri referans alarak mücadele sahasında yer alabilmektir. Gerek tağuti sistemlerden, kurum, kural ve yönlendirmelerinden, dayatmalarından bağımsız, gerek toplumun ve geleneğin cahili etki ve kalıplarından uzak olarak, uzlaşmacı, sentezci anlayışları, pratikleri bünyesinde bulundurmayan bir netlik ve tavizsizlikle, yalnızca vahyi ve Rasulullah´ın (s) vahyi uygulamasını belirleyici kılmak İslami bir mücadelede vazgeçilemeyecek esası teşkil eder.

Tevhidi ölçü ve ilkelerin belirleyici ve yönlendirici tesirinden sıyrılarak, pratikte dünyevi anlamda bazı başarılar (!) elde edilse de, o pratikler İslami olma özelliğini kaybedecek, Allah´ın rızasını da kazandırmayacak, Allah´ın yardımını da hak etmeyecektir. Sistem içi alanlarda yer edinebilmek için sıklıkla meydana gelen İslami kimliğe yabancılaşma; kendini gayri İslami kavram, değer ve ilkelerle tanımlama, batıl kavram ve modellerle nitelendirme söylem ve eylemleri, fıtri ve vahyi olandan, nefsi olumsuzluklara ve dünyevileşmeye doğru bir kaçış ve bir sapmadır.

İstikameti korumak en temel meseledir. Resulullah (s) bu konuyu bir grafik üzerinde izah ederek En´am 153. ayeti açıklar:

En´am suresi 151 ve 152. ayetlerde bireysel ve toplumsal akıdevi, ailevi, ahlaki, siyasi, ekonomik ve hukuki tüm alnları düzneleyen 10 civarında hüküm sıralanır ve 153. ayette ise bunun sırat-ı müstakim olduğu vurgulanıp sadece bu yola uyulması, bu yoldan uzaklaştıracak başka yollara uyulmaması çağrısı yapılır. İşte bu ayetin tefsiri amacıyla Resulullah (s), eline bir çubuk alıp, kuma dosdoğru istikameti gösteren bir çizgi çekiyor, aynı merkezden çıkan ve bu doğru çizginin iki tarafına yanlara doğru saparak giden birçok çizgiler çekiyor ve bu ayeti okuyor. Önce ortaya çizdiği doğru çizgiyi kastederek, ayetin birinci kısmını okuyor: “İşte bu, benim dosdoğru yolumdur (sıratımüstakımimdir). Şu halde ona uyun.” Sonra da yanlara çizdiği çarpık çizgileri kastederek, ikinci kısmını okuyor: “Sizi O´nun yolundan ayıracak (başka) yollara uymayın. Bununla size tavsiye etti, umulur ki korkup-sakınırsınız.” En’am Suresi, 153

Dosdoğru yol, Kur’an’da tekil olarak ifade edilen aydınlığa çıkarıcı, kurtarıcı tek yol olan “Nur”u, yanlara çizilen diğer yollar ise, Kur’an’da çoğul olarak ifade edilen “zulumat”ı oluşturmaktadır. Zulumat ise, kendi içinde hepsi de hüsrana götüren pek çok farklı yoları barındırmaktadır. Bunlar, bir yelpaze gibi, karanlığın en koyu tonlarından en açık gri tonlarına kadar açılım gösteren, insanları kurtuluşa ve aydınlığa çıkaran tek yol olan Allah’ın yolundan uzaklaştırıp saptıran bütün bâtıl yollardır. (Komünizm, kapitalizm, Kemalizm, Ulusalcılık, sağcılık, solculuk, laiklik, demokrasi, teokrasi/Ruban hâkimiyeti, Hıristiyanlık, Yahudilik, Budizm vb ilahi vahye aykırı bütün din, ideoloji ve modelleri içine alır). Rabbimiz bir başka ayetinde ise, “Kim de kendisine ´dosdoğru yol´ apaçık belli olduktan sonra, peygambere muhalefet ederse ve mü´minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü şeyde (o yolda) bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir yataktır o!..” Nisa Suresi, 115 buyurmuştur.

Enam 155. İşte bu (Kur´an), bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Buna uyun ve Allah´tan korkun ki size merhamet edilsin.

-Bizi sıratı müstekımine yönelt – Fatiha

-Vahiy onları sistemin tümünü kökten değiştirme hedefine kilitledi ve onlar sistem içi değişimde asla taraf olmadılar ya da taraflardan birinde aktif rol üstlenmediler.

-Onlar, daha Mekke’de kulluk ve ahret eksenli hayat tasavvuru içinde, eğer toplum layık olursa İslami bir iktidara da yönlendirilmişlerdi. Bu sebeple iktidar olduklarında ümmeti ne ile yöneteceklerinin, neler yapmakla görevli olacaklarının temel ilkeleri de daha Mekke’de bildirilmekte, siyasi perspektif kazandırılmakta ve siyasi hedefler gösterilmektedir.

Cahili Mekke toplumunun bugünle mukayese edilmeyecek ağır işkence ve zulüm ortamında bile ilk surelerden itibaren açıklanan ayetlerin çerçevesinde sisteme karşı çok net ve açık tavırlar koyulmuştur.

– Batıl ölçü ve ilkeleri benimsediğini ifade etmek mümkün olmadığı gibi, bunlar açıkça eleştirilmiş ve kınanmışlardır.

– Egemen cahili yönetime ve tağutlara itaat edilmemesi emri esas alınmıştır. Onlarla birlikte yönetmek ya da onların ilkeleriyle yönetmek, tağutla uzlaşmak, reddedilmiştir.

– Mekke´de Darunnedve misali şirk sisteminin yasama ve yönetme kurumlarında asla yer alınmamış, uzlaşarak birlikte yönetme teklifleri reddedilmiştir. İştirak etmenin zaten reddedildiği şirk sisteminin meclislerine (nadiyyelerine) boyun eğilmemesi, itaat edilmemesi emredilmiş ve bu vahyi hükümler çerçevesinde sisteme, yönetimine ve kurumlarına açık tavır alınmış, alternatif “nadiye”ler oluşturulmuştur. Allah bu alternatif meclisleri övmüştür.

– Aynı yönetimler, insanların haklarını kıstığı, yoksulu aç açık bıraktığı için suçlanmış ve bu kısılan haklar ve sosyo ekonomik tüm zulümler sebebiyle tavır alınmış, karşı çıkılmış ve eleştirilmiştir.

– Hiçbir alanda işbirliğine gidilmemiş, iç içe geçip bütünleşip, zulüm, ifsad ve şirkine ortak olunmamıştır. Tevhidi ilkelerden ve İslami kimlikten taviz vererek zalimlerle, müşriklerle ve şirk sistemiyle uzlaşıp, bütünleşmek yasaklandığı gibi, onlara az da olsa meyletmek bile cehennemle tehdit edilmiştir.

– Naslar ve İslami kimlik çok net ve nitelikli bir tarzda ortaya konup, ibraz edilmiş ve her şarta rağmen de taviz verilmeden savunulmuş, bu yolda sabır, sebat ve direnişin onurlu, muhteşem örneklikleri sergilenmiştir.

Eğer Peygamberler ve onlara ilk inananlar, “Allah´ın yardımı ne zaman” diyecek kadar darlanacakları büyük zulümleri, işkenceleri, ekonomik ve sosyal boykotları, doğup büyüdükleri topraklarını, akrabalarını ve mallarını terk ederek hicret etmek zorunda kalmayı göze almayıp, içinde yaşadıkları cahiliye toplumlarının putlarına ve onlara yapılan ibadetlere, cahiliye dininin törenlerine sessiz sedasız, sorun çıkarmadan katılıp, itaat etselerdi, siyasi yönetimlerine destek verselerdi, cahiliye sistemi içindeki yönetim alternatiflerine taraf olsalardı, katkıda bulunsalardı, sistem içi taraflardan birisini destekleselerdi davete muhtaç insanlara Hak dinin mesajını veremez ve onları cahiliye toplumundan ayrıştırarak tevhid ümmeti haline dönüştüremezlerdi.

Resulullah (s) ve beraberindeki mü´minler, bütün cahili baskı ve kuşatmaya rağmen, içi putlarla dolu Kâbe´ye gidip kendi özgün ibadetlerini gerçekleştiriyor, sadece Allah´a ibadeti esas alıyor ve bütün baskılara rağmen putlara tapmayı reddediyorlardı. Bazen Abdullah İbni Mesud´un örnekliğinde olduğu gibi öldüresiye dövülmeyi göze alarak Kabe´de yüksek sesle Kur´an okumayı zorluyorlar, bazen de tekbir sesleriyle Kabe´ye yürüyüşe geçip kan revan içinde kalacak derecede saldırıya uğramayı göze alıyorlardı. Tıpkı Kur´an´da “Ashab-ı Kehf” adı verilip onurlandırılan bir avuç mü´min gencin sarayda hakkı haykırmaları gibi, birçok riski göze alarak, şirk sistemine ve putlarına itaati reddederek, müşriklerin yoğun oldukları alanlarda Hakikatin mesajını gündemleştiriyorlardı. Putların, tağutların hâkim kılındığı alanlarda, bedel ödemeyi göze alarak, Allah´ın ismini ve zikrini yüceltiyorlardı. İşte zulme, şirke, ifsada karşı ıslah ehli mü´minlerin yükselttikleri bu itirazların, bu itaatsizliklerin, bu karşı koyuşların, bu ayrışma ve arınma çabalarının birikimi, sonuçta toplumsal inkılâba giden süreci ve zalimlerin, şirk sistemlerinin yıkılışına giden yolu inşa ediyordu.

Rasulullah (s) tek başına başlıyor, bütün dünyaya karşı. Sonra bir avuç inanmış mümin insan çevresinde yer alıyor. Hud suresi 112. ayette, “emrolunduğun gibi dosdoğru ol” emriyle duruşunu ve davetine icabet edenleri inşa ediyor. “Hud süresi beni kocattı” dediği rivayet ediliyor. Evet “dosdoğru olabilmek, dosdoğru kalabilmek ve dosdoğru ölebilmek”, yani her şartta istikameti koruyabilmek. İşte gerçekten de temel mesele budur. Ama Müslümanların temel sorunu da buradadır, asla, dosdoğru olmayı ve dosdoğru kalmayı başaramıyoruz. İstikameti dosdoğru sürdüremiyoruz. Bir türlü istikameti koruyamıyor, ha bire oraya buraya yalpalayıp zikzaklar çiziyoruz. Tam bir istikamet krizi yaşıyoruz. Ölmeyecek miyiz, hesaba çekilmeyecek miyiz, bu dünya kısacık bir imtihan alanı ve az bir geçimlikten ibaret değil mi? O halde, bu dünya ve ahiretle ilgili uyarıcı ayetler üzerinde hassasiyetle durmalı, hayat ve ölümün yaratılış sebebi üzerine sürekli tefekkür etmeliyiz. Ölüm, ahiret ve hesap bilinci yolumuzu aydınlatmalı. Ölümü, çok canlı, çok diri bir şekilde hayatımızın içinde ve sürekli gündemimizde tutmalıyız. Ama nedense bunları yeterince yapmıyoruz. Kur’an’la ilişkimizi sürekli hale getirmiyoruz. Sanki dünyada sürekli kalacakmışız gibi dünyanın menfaatleri, süsleri uğruna, oradan oraya savruluyoruz.

Kur´an´ın Övdüğü Örneklerde, Hep Şirk İktidarlarından Uzak Durmak, Taviz Vermektense Saraylardan Mağaralara, Zindanlara Sığınmak Varken, Günümüz Müslümanları İktidarlara, Saraylara Doğru Koşuyorlar

Kur´an´ın bildirdiği üzere, tevhidi davet, eğitim, şahidlik ve “vahiyle büyük cihad” yolunda, her türlü baskı, zulüm, aşağılamaya, işkenceye, hor görmeye ve yurtlarından çıkarma tehdidine muhatap kılınan Peygamberler, her şeye rağmen ve her şart altında şiddete başvurmadan vahyin kurtarıcı mesajını insanlara ulaştırmak ısrar ediyorlar.

Yunus (AS) davetine muhatap olanların cahilce direnişine dayanamayıp memleketini ve toplumunu terk etmiştir (Tabii ki, görevini tamamlamadan görev mahallini Allah´ın izni olmadan terk ettiği için Rabbimizin uyarısı üzerine tevbe etmiş ve kavmine geri döndürülmüştür).

Nuh(AS) “Ya Rabbi yenildim, gece anlattım gündüz anlattım, açık anlattım, gizli anlattım” demek durumunda kalmış, 950 yıllık daveti sonucunda bir gemi dolduracak kadar bile insan iman etmemiştir. Kur’an’da onurlu bir örnek olarak sunulan Hz. Nuh’un (s) örnekliğini düşünelim. 950 yıl çırpındığı halde bir gemi dolduramıyor. Bugünkü Müslümanların verdikleri tavizin yüzde birini verseydi Nuh (s) iktidar da olurdu, devlet de olurdu. Ama tavizsiz tevhidi daveti bu kadar uzun süre devam ettirdiği halde, oğlunu bile tevhid gemisine bindiremeyecek bir “marjinal”likte kalıyor. Çünkü insanlar zalimliği, cahilliği bırakmıyor ve davete icabet etmiyorlar. Zulüm, cehalet, şirk ve ifsadda direniyorlar. İşte bizim de, Nuh (s) misali yüzyıllarca da sürse, bizim zamanımızda somut bir takım sonuçlara yada “başarı”lara ulaştırmayıp, bizden sonraki nesillere intikal ederek devam edecek de olsa, tevhid gemimizi inşa etmekten asla vazgeçmememiz gerekiyor. Karada, dağ başında, suyun hiç olmadığı ve dünyevi mantıkla bir gün su gelmesi de mümkün olmayan bir kara parçasında gemi inşa ettiğimiz için insanlar alay da etseler, yine de imanın gerektirdiği özgüvenle, hiçbir kınamacının kınamasına aldırmadan tevhid gemimizi inşa etmeyi, tavizsiz, ilkeli ve ısrarlı bir azimle sürdürmeliyiz.

Tek başına bir ümmet olarak tanıtılan Hz. İbrahim (s) Örnekliğini düşünelim. İçinde babasının, ailesinin de yer aldığı kavmine karşı koyduğu tevhidi tavır üzerine tefekkür edelim. Yakılarak öldürülme tehditlerine rağmen nasıl hakkı haykırdığını, nasıl taviz vermediğini düşünelim.

Ashab-ı Kehf, saraylardaki imkanları, dünyevi çıkarları terk edip, zalim sultanın yüzüne hakkı haykırmanın karşılığı olarak mağaraya sığınmışlardır. Böyle zalim ve cahildir çoğunluk insanlar, davete icabet etmezler, zorlarlar, bıktırırlar, yorarlar, hakaret ederler, aşağılarlar, dışlarlar, küfrederler, cinlenmiş derler, şu derler bu derler. Ama ona rağmen merhametle daveti sürdürmekte ve güzel örnek olmakta ısrar etmek gerekiyor, çok zor bir şey. Ama bu yolda sabırla ısrarlı bir yürüyüşü tercih edenler Allah´ı razı edebiliyorlar.

İşte Hak yolda tavizsiz sebat etmenin ve her şartta Hakkı ayakta tutmanın idrakinde olan bütün Peygamberler ve Kur´an´ın bildirdiği güzel örnekler dayanılmaz gibi görünen bütün zorluklara katlanarak tevhidi davetten tavize yanaşmamışlar, kitleleri ya da iktidar nimetlerini kazanmak pragmatizmi uğruna davalarından taviz verip uzlaşmamışlardır.

Yusuf (as) Aziz´in hanımına bir miktar taviz verse zindana atılmayacakken, imani ve ahlaki ilkelerini korumak adına, içinde yaşadığı saraya zindanı tercih etmiştir. Musa (as) Firavun´un sarayında büyümüştür, biraz uyum sağlasa sarayda önemli mevkilere gelebilecekken, sarayı terk edip kendini çöllere vurmuştur.

En son Peygamber Hz. Muhammed (s) ise, bir avuç iman edeniyle birlikte ekonomik ve sosyal boykotlarla açlığa mahkum edilirken, zaten az sayıda olan iman eden kardeşlerinden bazıları ağır işkenceler altında inlerken ve hatta bazıları şehid edilirken, uzlaşma karşılığında “Devlet Başkanlığı” teklifi yapılmış ve kesin bir dille reddedilmiştir. Canlarını kurtarmak gibi bir maslahat için bile, Allah´ın hükmüyle hükmedilmeyen hiç bir iktidara yanaşmamışlar, taraf/yandaş olmamışlar ya da Dar-ün Nedve´de ve devlet başkanlığı da dahil hükmetme makamında yer almaya, destekçi olmaya çalışmamışlardır.

Rasulullah (s)’le beraber Mekke de oluşan o ilk Kur’an nesli, en şedit işkencelere tabi oldukları, ateş çemberinden geçtikleri halde, o ilk nesil imanına şirk bulaştırmadan, imanına zulüm giydirmeden, bize güzel bir örneklik teşkil ettiler. Allah için, o ilk neslin, Rasulullah (s)’in ve bütün peygamberlerin, muvahhitlerin, biraz önce bahsettiğimiz örneklerin örnekliğinde, biz de bugün, vahyin şahitliğini yapmak, bir yandan bugünkü topluma mesajı yaymak, diğer yandan gelecek nesillere örneklik teşkil etmek, onlara tevhidi geleneği ulaştırmak için, Allah yolunda ve Kur’an rehberliğinde ihlaslı, samimi bir çaba içerisinde olmak durumundayız. Rasulullah (s)’e o kadar ağır şartlarda getirilen uzlaşma tekliflerini düşünelim. Kendisine iman eden küçük bir grup, her taraftan kuşatılmış, ekonomik, sosyal boykotlar uygulanıyor, açlık ve sefaletten kıvranıyor, işkence ve katliamlar altında yok edilmek isteniyorlar. İşte böyle bir ortamda, gel diyorlar “devlet başkanımız ol”. “Devletin başına sen geç, zenginlik istiyorsan seni en zenginimiz yapalım” diyorlar. Uzlaşma karşılığında her şeyi vermek istiyorlar. Bugünkü insanların, çok cüzi bir kısmı için dinlerini feda ettikleri şeylerin hepsini Allah Resulü (s)’e teklif ediyorlar, devlet başkanlığını altın tabakta sunuyorlar. Bugünkülerin mantığı ile bakılırsa; “devletin başına geçersem, hem şu işkenceler kalkar, ekonomik ve sosyal boykotlarla insanlar açlıktan ölüyorlar, bütün bunlar sona erer. Hem bir barış ortamı doğar ve barış ortamında daha iyi tebliğ yaparım. Hem de devletin başı olarak biz yöneteceğimiz için, toplumu daha kolay ve etkili bir biçimde dönüştürebiliriz” diye düşünülmesi gerekir değil mi? Hayır, tam tersi oluyor ve kıyamete kadar geçerli bir güzel örneklikle Resulullah (s), “bir elime ayı bir elime güneşi verseniz yine de davamdan taviz vermem” diyerek, şirk sistemine açık tavır alıyor, statükonun dini (atalar dini) adına ortaya konan tüm taviz ve uzlaşma tekliflerini reddediyordu.

Görüldüğü üzere Kur´an´da Rabbimizin gösterdiği önekler, taviz ve uzlaşmayla bulunulacak şirkle hükmeden saraylara, iktidarlara sırt çevirip, zindanlara, çöllere, mağaralara ve işkence altında şehadete ve hicrete razı olmuşlardır. Bugün ise, tevhidi uyanış süreci öncüsü konumunda bulunan birçok kardeşimiz bile, farklı boyutlarda tavizlerle, bir takım kazanımlar, imkanlar elde etmek ya da bunları korumak refleksiyle ve çeşitli duygusallıklarla sistem içi iktidarlara doğru koşuyorlar, taraf ve destekçi oluyorlar. Tevhidi davet ve toplumu vahiyle inşa etme mücadelesine ara verip ya da bu süreçte geliştirdikleri hak-batıl karışımı bir dille tevhidi istikamete ve ölçülere zarar verecek söylemler geliştirip, görece olumlu laik iktidarlara eklemleniyorlar.

Bugün bizim kavram ve modelimiz oluşmadı, batıl kavram ve modelleri ödünç almalıyız diyenler var. En zor şartlarda peygamberin ve ilk neslin kavram ve modeli tamamlanmış mıydı?

Vahiy daha yeni inzal oluyor siyasal kavram ve modelin temel taşları Mekke’de konsa da tamamlayıcı hükümler Medine’de inzal oluyordu. Mekke’de “ne yapalım bizim siyasal kavram ve modellerimiz yok, bu zarüretle ve geçici olarak, merhale ve tertil fıkhı gereğince ödünç almak suretiyle batılın ehveni şer olan kavram ve modellerini tercih edebiliriz” dediler mi? Tam tersine şirk sisteminin kendilerine yapacağı bütün uzlaşma tekliflerini bile akamete uğratacak en yüksek seviyeye oturttular talep çıtalarını. Göklerde ve yerde tek ilah ve hükümdarın Allah olduğunu, (Zuhruf 84), yaratmanın da, emretmenin de O’na ait olduğunu (Araf 54), yalnızca O’na itaat edilip O’nun şeriatıyla hükmedilmesi gerektiğini (Casiye 18) ve hevanın hakimiyetine, ilahlığına son verilmesi icap ettiğini (Casiye 23), Allah’ın dinde izin vermediği hususları şeriat/hukuk/yasa haline getirecek otoriteler edinmenin şirk olduğunu (Şura 21) açıkça söylediler ve bundan asla taviz vermediler. En zor şartlarda bile tavize yanaşmadılar ve bu hedef ve talep çıtasını aşağıya indirmediler, sisteme entegrasyona uzlaşmaya yanaşmadılar ve bu iddialarını sürekli diri bir bicimde gündemde tuttular, bu çıtanın altındaki bütün tavizler ve uzlaşma teklifleri ret edildi.

Peygamber (s), bizim için model/örnek olma anlamında şahitliğini böyle açık bir biçimde ve hakkın hakimiyeti mücadelesiyle ortaya koydu. Peki biz Müslümanlar, diğer insanlara şahit/model/örnek olma sorumluluğumuzu, davetimizin muhataplarının batıl modellerini ödünç alarak yapabilir miyiz? Bu tercih, onlara model/şahit olmak ve onları tevhidi istikamette dönüştürmek yerine, onları bizim üzerimize model/şahit olarak kabul etmek ve onlara doğru dönüşmek anlamına gelmeyecek mi? Onlar için model/şahit olma sorumluluğumuza ihanet anlamına gelmeyecek mi? Evet böyle bir tercih, çaresizlik yada modelimizin olmadığı gibi saçma ve doğru olmayan gerekçelere sığınarak meşrulaştırılabilir mi?

Daha zalim olan batılın yerine, daha az zalim olan batılın tercihi etmek tevhidi ilkeler, vahyin ölçüleri ve Resulün güzel örnekliğiyle bağdaştırılabilir mi? Bir batılın yerine başka bir batılı geçici olarak da olsa ikame etme çabası içinde yer alanlar, hakkı temsil etme ve hakkı hakim kılma konumlarından uzaklaşmış olmuyorlar mı? Üstelik bu tür eklektik tercihlerde bulunan öncüler, bir çok iyi niyetli Müslüman’ın kafasını karıştırmış olmuyorlar mı? Bu büyük vebalin altından nasıl kalacaklardır? İşte bu sebeplerle, yapılması gereken ilk mücadele zihni planda, düşünsel alanda zindanlardan kurtulma ve zihni özgürlüğü kazanma mücadelesi olmalı değil midir?

Sistem içi taleplerle sınırlı siyasi söylem, savrulmaya, eklemlenmeye yol açıyor

Sistem içi taleplerle sınırlı siyasi söylem, zamanla bunlarda görece bir iyileşme yapılırsa bununla yetinmekte ve tür görece kazanımlar üzerinden sisteme eklemlenme, sistem içi değişime aktif destek verip o kulvarda rol üstlenmeye başlama zaafına sürüklenmektedir. Halbuki, sistemi aşan, sistemi kökten değiştirmeyi ya da sistemin vermesi asla mümkün olmayan köklü talepleriyle kendi gündemini oluşturup diğerlerini bu tartışmalara çekenler, bu temel strateji istikametinde ilkeli bir mücadeleyi sürdürürken, sistem içi değişimle bir takım haklar verildiğinde de bundan fazla etkilenmeden, köklü değişim talepleri istikametinde devam ederler. Bu tür devrimci/inkılapçı kesimleri sistem verdiği tavizlerle kendi alanına çekme imkanını yakalayamaz. Çünkü talepler köklü ve tamamının verilmesi sistemin kökten değişimini gerektirecek taleplerdir.

Sistem dışı bir söylem ve strateji çerçevesinde talepler çıtasını hep en temel ve köklü Kur’ani değişim ve sistemin vermesinin kolay kolay düşünülemeyeceği noktada tutan bir mücadele tutarlılığı gözetilmelidir. Sistem içi değişimle verilebilecek talepler, kimi zulümlere, baskılara ve yasaklara karşı gösterilecek tepkiler gündeme getirilirken bile, her seferinde en temel talep ve istikamet, Kur’ani değişim, Allah’ın hükmüyle hükmetme ve yaratmanın da emretmenin de Allah’a ait olduğu bilinciyle, hayatın bütün alanlarının vahiyle düzenlenmesine dair bütüncül İslami hedeflere vurgu da mutlaka gündemleştirilmelidir.

Bugün sistem içine savrulup, görece bir takım imkanlara kavuşma, daha rahat mücadele vasatı elde etme arzusuyla ve bu baptan kimi beklentilerle sistem içi demokratikleşmeye eklemlenme, uzlaşma, taviz verme misali öneriler doğrudan Müslümanlarca gerçekleştirilmektedir. Halbuki Mekke’de, iktidar, rahatlık ve zenginlik imkanları talep edilmeden sunularak karşılığında uzlaşma ve taviz isteme önerileri, Müslümanları baskıyla, şiddetle çözemeyen şirk sisteminden Resulullah’a (s) gelen taleplerle gündemleşiyordu. Yani bu tür imkanlara dair talepler, Resulullah’tan ve Müslümanlardan şirk sistemine yönelmiyordu.

Bugün ise, ilk neslin örnekliğine uygun olarak Müslümanların tavizsiz bir biçimde Kur’ani ilkeleri, vahye uygun talepleri gündemleştirip dikkati çekerek, muhatap kabul edilmeleri, ciddiye alınmaları ve o boyutlarda baskı ve şiddete maruz kalmaları ve bu baskılara rağmen kahramanca ve fedakarca bir direniş ortaya koymaları söz konusu olmadığı gibi, ilk neslin örnekliğinde olduğu gibi şirk sistemini uzlaşma arayışlarına zorlayacak bir örneklik de oluşmuş değildir. Sistem içi siyasete destekçi olanlar, sistemden çok alt seviyede kimi sistem içi haklar talep ederler ve sistem tıkandığında bu tür hakları iade ederek bu kesimleri razı eder ve sonuçta sisteme eklemler.

Şirk sistemi egemenleri statükoya uyumlu bir Kur´an bile talep ettiler

Mekke şirk sistemi, Resulü (s) ve ilk nesli zulüm, baskı ve şiddetle vazgeçiremeyince, bu sefer uzlaşma teklifleriyle tavize karşı taviz istemeye yöneldiler. Alınacak tavize karşılık, kendileri de taviz verip hak-batıl karışımı ortak bir paydada buluşup, çoğulcu bir yönetimde devlet başkanlığını da Resulullah’a vermeyi teklif ettiler. Yunus suresi 15. Ayette bildirildiği üzere, “bu Kur’an’ı değiştir ya da statükoya uyumlu yeni bir Kur’an getir” dediler. Yani statükonun dinini, Resulullah’ın getirdiği vahiyden de bazı unsurları kabul edip ekleyerek yenilemeyi, Resulullah (s) ile uzlaşmayı, ama yeryüzü ilahlığını elde tutarak, kendilerine çıkar sağlayan statükoyu yeniden üretip sürdürmeyi planladılar.

Ama Allah ©, “emrolunduğunuz gibi dosdoğru olun, istikametinizi koruyun” (Hud 112), “zalimlere meyletmeyin, yoksa size de ateş dokunur, cehennemlik olursunuz” (Hud 113), “Az kalsın seni bile, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı iftira edesin diye, fitneye düşüreceklerdi ve o takdirde seni dost edineceklerdi. Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, nerdeyse sen onlara birazcık meyledecektin. O takdirde, muhakkak hayatın da, ölümün de azabını sana kat kat tattırırdık” (İsra 73-75) gibi uyarılarıyla onları istikameti korumaya, uzlaşmazlığa, kafirlere ve onların taptıklarına, onların hevalarına, tapmamaya ve itaatsizliğe yönlendirdi. (Kafirun suresi, Kalem 8-10 vb.).

Bugün ise, statükonun karşısına ilkeli İslami kimlik, tevhidi bir duruşla, açık, net ve tavizsiz bir tebliğle çıkamayanlar, din algılarını kendiliğinden statükonun rahatsız olamayacağı bir noktaya çekmeleri, hedef çıtalarını da sistem içi kimi görece özgürleşme talepleri ve kimi çıkarlar devşirmek noktasında tutmaları sebebiyle sisteme tehdit oluşturmadıkları için, statükonun sahipleri onları ciddiye almamakta ve onlara uzlaşma teklifi götürmek gereği de duymamaktadır. Hatta tam tersine önleri açılmakta, akredite olmaları sağlanmakta, yeni statükodan ve yandaşlarından itibar görmektedirler. Bu yüzden, bugün henüz statüko tarafından istenmeden verilen peşin tavizlere dayalı uzlaşma tekliflerini, kendini İslam’a nispet eden kesimler statükonun egemenlerine götürmekte, yaranmaya, uzlaşmaya çalışmaktadırlar. Sonuçta yeni statükonun politikalarına endekslenmiş bir gündemi takip etmekte, özgün İslami stratejilerle gündem oluşturmaktan giderek uzaklaşmaktadırlar.

Halbuki, Rabbimiz Allah’tır deyip dosdoğru yürümek ve istikameti muhafaza etmek emredildi ve ilk nesil bunun muhteşem örnekliğini oluşturdular.

1 – Hak – Batıl Uzlaşmazlığının, Ayrışmasının ve Hakkın batıla üstünlüğünün ısrarla vurgulanıp, her şartta tavizsiz bir biçimde sürdürülmesi istendi. (İsra 81, Enbiya 18)

İsra 81 : “De ki: “Hak geldi, batıl yok oldu. Elbette batıl yok olmaya mahkumdur.”

Enbiya 18: “Hayır, biz hakkı batılın başına çarparız da onun beynini parçalar. Bir de bakarsın (batıl) o anda yok olup gitmiştir…”

2 – Cahiliye inanç, toplum ve sisteminden zihni, ameli ve yapısal planda tam bir ayrışma, uzlaşmazlık ve itaatsizlik vurgusunu sürekli ve her şartta gündemde tutmaları sağlandı.

Mekke’de, İlk Kur’an Nesli Örnekliğinde Sistem İçi İlişkilerde, Şirk Sisteminden Ayrışma, Uzlaşmazlık ve İtaatsizlik temel esastır

İlk Surelerin yönlendirmesiyle, Mekke’de, ilk Kur’an nesli örnekliğinde sistem içi ilişkilerde, ilkeli, tavizsiz bir örneklik oluşturmaları, şirk sisteminden ve (ideolojisinden) atalar dininden beraatın ilan edilmesi, açık ve net bir ayrışmanın gerçekleştirilmesi, (Kafirun suresi, Necm 29, Yunus 41, 104)

Hak ile batıl yolların tam anlamıyla ayrılması (En’am 153), asla karıştırılıp sentez edilmemesi, çoğulcu anlayışlara prim verilmemesi, (Enbiya 22, Mü’minun 71, Ahzab 36)

Batıl inançlarla, şirk sistemi ve ideolojisiyle asla uzlaşılmaması, (Kalem 9-10)

Hükmün sadece Allah’a ait olduğu, kulluğun sadece Allah’a yapılması gerektiği, itaatin sadece Allah’a, Resulüne ve Allah’a ve Resulüne itaat halindeki mü’minlerden olan emirlere yapılması gerektiği inancıyla, şirk sistemlerine tam bir itaatsizliğin gündemleştirilmesi ve her şartta sürdürülmesi, şirk sistemine gönüllü itaatin yasaklanması, (Alak 19, Kalem 8, Şuara 150-152, İsra 73-75, Hud 113, Zümer 17, Nahl 36)

– Geleneksel atalar dini algısı da taguti otorite de rededilecek, eleştirilecek, itaat edilmeyecektir: Necm 23-26,29, Alak suresi 19, Kalem suresi 8-10, Müddessir 5, Şuara 150-152, Zümer 17

3 – Çoğulculuğun ve hak batıl sentezi birlikte yönetim tekliflerinin reddi emredildi ve bu konuda hepimizi bağlayan güzel bir örneklik oluşturuldu.

Bugün moda olan çoğulculuğu evren ve fıtrat da kabul etmez. Maalesef o gün müşriklerin peygamber’e getirdikleri çoğulcu anlayışla, uzlaşarak birlikte yönetme tekliflerini, hem de en yüksek makam olan devlet başkanlığı bile kendisine teklif edildiği halde Peygamber (s) en zor şartlarda bile reddettiği halde, bugün Müslümanlar aynı teklifleri (demokrasiyle uzlaşmış ılımlı İslam eğilimleri yaygınlaşıyor) bizzat kendileri şirk sistemine öneriyorlar ve kendiliğinden kabul ediyorlar.

Enbiya 22 : “Eğer yerde ve gökte Allah´tan başka ilahlar bulunsaydı, yer ve gök, (bunların nizamı) kesinlikle bozulup gitmişti…”

Mü’minun 71: “Eğer hak, onların kötü arzu ve isteklerine uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunanlar bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şan ve şereflerini getirdik; fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirdiIer.”

Ahzab 36 : Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.

Al-i İmran 83: “Onlar, Allah´ın dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki göklerde ve yerde ne varsa hepsi, ister istemez O´na boyun eğmiştir ve O´na döndürülüp götürüleceklerdir.”

Mülk 3-4: O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahmân´ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak (ve düzensizlik) görüyor musun? Sonra tekrar tekrar bak; bakışların (aradığı çatlak ve düzensizliği bulamayıp) âciz ve bitkin hâlde sana dönecektir.

Evrende ve yaratılışta tek bir ilahın hükmü geçerli olduğu için muhteşem bir ahenk, uyum ve düzenli bir işleyiş görüyoruz. Hiçbir çatışma, düzensizlik ve uyumsuzluk bulamıyoruz. İnsanın bireysel ve toplumsal hayatındaki kaos, huzursuzluk, çok boyutlu zulüm, haksızlık ve adaletsizliklerin sebebi ise birden fazla ilahın hakimiyeti altında hayatın ve dinin parçalanmasından başka bir şey değildir. Allah ile beraber tağutların ve hevanın da ilah edinilmiş olması, bir çok unsurun putlaştırılması, çeşitli hayat alanlarının Allah´tan ve Allah´ın dininden soyutlanıp başka ilahların hükmetmesine tahsis edilmesi bu parçalanmayı, çatışmayı, uyumsuzluğu, kaosu ve adaletsizliği oluşturmuştur. Sonuçta kendine ve Rabbine yabancılaşan insan birbirinin kanını döken vahşiliğe sürüklenmiştir. Bu sebeple insanların bireysel ve toplumsal hayatı parçalanmış, farklı ilahların ve dinlerin tahakkümü en büyük zulüm olan şirke yol açmış, o da arzda fesad çıkarıp kan döken hayvandan aşağı konuma sürüklenmiş insanı üretmiştir. O halde hayat ve din bölünmemeli, ilahi vahyin yol göstericiliğinde bireysel ve toplumsal hayatın bütününe Allah katında tek din olan İslam´ın hükümleri hakim kılınmalı ve sadece Allah ilah ve Rab edinilmelidir. Bu bağlamda çoğulculuk batıldır. Hak batıl ayrışmasını ortadan kaldırıp farklı dinleri meşrulaştırarak toplumu birlikte yönetmelerini ifade eden yaklaşım ve tüm dinlere eşit uzaklıkta kamu alanı tasavvuru tevhidi istikametten önemli bir sapmayı teşkil etmektedir. Hak batılı zail etmek, bütün batıl dinlere üstün gelmek ve bütün hayat alanlarına ortaksız bir biçimde tek başına hükmetmek üzere indirilmiştir. Eğer bizler de hayatımızın bütün alanlarına tek İlah ve Rab olarak Allah´ın hükümlerini, Hak dini egemen kılarak tağutları, hevayı ve başka batıl ilah ve dinleri kovarsak, işte o zaman bizim bireysel ve toplumsal hayatımıza da evrendeki ve fıtrattaki muhteşem uyum, ahenk, düzen, huzur, barış ve adalet hakim olacaktır.

İlk neslin örnekliğinde bir başka önemli tespit Medine´yi inşa edecek bu kurucu kadronun “müçtehid toplum” niteliğini kazanmış olmasıdır:

Resulün (s) önderliğinde ilk Kur´an neslinin oluşturduğu ilk Kur’an toplumunu oluşturan mü’minlerin hepsi Kur’an’ı anlamak, öğüt almak ve yaşamak amacıyla okuyorlar, bu amaçla tertil üzere Kur’an eğitimi alıyorlardı. Bütün mü’minler okuyup eğitimini aldıkları Kur’an’dan anladıklarını, fıkhettiklerini hayatlarına taşımaya çalışıyorlar, birbirleriyle de fikir teatisinde bulunuyorlardı. İşte bu sebeple örneğimiz ilk Kur’an toplumu “müçtehid toplum” hüviyetini kazanıyordu. Kur’an okumaları ve eğitimi sonucunda fıkhettiklerini hayatlarında uygulamaya koyuyorlar, cemaat planındaki pratiğe ise şuranın içtihatları yön veriyordu. Kur’an’ı anlama ve uygulamalarında ihtilaf ettikleri konuları Resulullah’a (s) soruyorlar, açık bir hüküm yoksa yeni vahyin gelmesini bekliyorlar ve hayatı işte böyle dönüştürüp vahiyle inşa ediyorlardı.

Etiketler: » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » »
Share

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.