logo

05 Kasım 2019

Disiplin Kurulu ve Savcıların Artan Mesaisi


Kenan Alpay
k.alpay@gmail.com

Olur, olmaz her meselede savcıları göreve çağırmak, disiplin kurullarını harekete geçirmek karşı konulamaz bir moda oldu nerdeyse. Şiddet, tehdit, hakaret veya benzeri suçlar için savcılara çağrı yapmaktan daha doğal bir seçenek yok elbette. Ancak işi şirazesinden çıkarıp mevcut hâkim söylemin, ülkeye egemen olan siyasal atmosferin aksine konuşmalar yapan insanlar hakkında “savcılar ne duruyorsunuz, derhal bir soruşturma açsanıza” tadında feryad figan çağrılar yapan nöbetçi muhbirlik meşrebine itibar etmenin de hiç âlemi yok.

En sert itiraz ve eleştirileri hatta tekzip ve protesto hakkını makul bir tartışma zemininde boşa çıkarmak yerine savcılık ve polis marifetiyle susturmaya teşebbüs etmek kadar hukuk devleti aleyhine işleyen bir seçenek az bulunur. Ne var ki Türkiye’nin sabıkası bu yanlış seçenekte ısrar sonucu son derece acı ve utanç verici tecrübelerle kabarmıştır. Peki, temel hak ve özgürlüklerin devlet standartlarına göre tanzim ve tahdit edildiği, bürokratik işleyişin siyaset ve toplumu kopkoyu bir biçimde gölgede bıraktığı dönemler nasıl maziye gömüldü?

Tabii ki eleştiri ve itiraz hakkına yapılan ısrarlı vurguyla. İşte bu sebeple unutanlar için şu hususu hatırlatmak lazım: Toplumsal mutabakat ile tek ses ve tek renkten oluşan toplum modeli arasında telifi kabil olamayacak kadar derin uçurumlar vardır.

Mağdur Yok, Edebiyatı mı Var?

Siyasetiyle toplumuyla Türkiye, 15 Temmuz askeri darbesini püskürterek tarihte eşi benzeri nadir görülen yaygın bir direniş, onurlu bir zafer kazanmıştır. 27 Mayıs’tan 28 Şubat’a askeri darbeleri örgütleyen Kemalist cuntalara karşı gereğince sergilenemeyen direncin, belli tecrübe ve kazanımlar sayesinde 15 Temmuz’da Fethullahçı cuntaya karşı nasıl net bir galibiyete dönüştüğü yeterince vurgulandığı için şimdilik burada tafsilatına girmeye hacet yok. Ancak darbe püskürtüldü ve zafer elde edildi diyerek olan biten her şeye hukukilik vasfı kazandıramayacağımız gibi yapılan itiraz ve eleştirilere de tek kalemde “ihanet, bozgunculuk, Fetö propagandası” gibi yaftalar vurma hakkına sahip değiliz. İtirazların önünü kesmek, eleştirenlerin sesini kısmak, yargı veya idarenin tasarruflarını nihai karar sayıp dokunulmaz kılmaya kalkışmak ahlaki açıdan da hukuki açıdan da kabul edilemez.

Son derece tuhaf ama Fetö’nün bilinen kötülüklerini, işlediği cürümleri yüksek sesle sayarak bazı yanlışlara veya en azından yanlış olduğuna kanaat edilen uygulamalara ilişkin tüm itiraz ve talepler bastırmaya girişmek olacak iş değil. Ancak üç yıldır bazı işleri ve kişileri kasten veya yanlışlıkla birbirine karıştırma gibi bir pratikle karşı karşıyayız. Darbeye doğrudan veya dolaylı karışan, Fethullahçı cunta içerisinde şu veya bu kademede görev alan kişilerin yargılanıp cezalandırılmasıyla Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile mesleklerinden ihraç edilen kişiler birbiriyle tamamen farklı. KHK ile devletten ihraç edilen insanlar için temel sorun adli soruşturma veya yargılamaya tabi tutulmadan ihraç edilmek. Öyle ki; OHAL kalktıktan sonra, hiç de azımsanamayacak bir kitle için işe iade kararı verilmiş olmasına rağmen bu kişilerin görevlerine dönüşüne müsaade edilmiyor.

İdari tasarrufla, yöneticinin kanaati veya gizli tanıklar/muhbirler vasıtasıyla çalışma hakları ellerinden alınan insanların sayısı yüz otuz bine yaklaşmış durumda. Suçlu ise, aleyhinde açık deliller ve tanıklar varsa neden mahkeme süreci işletilmiyor? Suçu tespit edilememişse, şüphe veya gizli tanıklarla toplumun bir kesimine karşı terörist, bölücü-yıkıcı, hain muamelesi yapılabilir mi? Kanun Hükmünde Kararname ile işinden atılan insanların maruz kaldığı muameleyi tartışmayı sakın ola ki Akın Öztürk, Mehmet Dişli, Mehmet Partigöç, Gökhan Şahin Sönmezateş veya benzer bir Fetöcü’nün ağırlaştırılmış müebbed hapis cezası almasını tartışmayla karıştırmayalım. Eğer birileri inatla “yüce Türk adaleti yanlış karar vermez, Hükümet hata ve kusurdan münezzehtir, bürokrasi ayak oyunu veya hizipsel hesaplaşmalara dayalı tasfiyelere müsaade etmez” gibi gerekçelerle mağdur yok edebiyatını ve istismarını yapanlar bol diyorsa örnekleri çoğaltmanın bir manası yol elbette.

Kapıyı Göstermek Çözüm mü?

Son birkaç yıldır tutum ve söylemlerini birçok açıdan tartışsak da Bülent Arınç’ın dikkat çektiği mesele budur. Arınç’ın tutarlılığını tartışmak ile Arınç’ı itibarsızlaştırıp boğmaya teşebbüs etmek çok farklı şeyler. “Fetö’yü aklama çabası, Fetöcü sevdasıyla konuşuyor” gibi değerlendirmelerin adalet ve hukuk devleti özlemiyle alakasını kurmak pek kolay gözükmüyor. Arınç sussa hatta KHK’lılara ilişkin tezleri tekrar etse bile mevcut sıkıntı ne ortadan kaybolacaktır ne de sorun olmaktan çıkacaktır. Arınç veya bir başkası mevcut resmi söylemin dışında konuştuğu için KHK meselesi kriz olmuyor. KHK’lerle mesleklerinden ihraç edilen insanların yaşadığı sancıları bastırmanın beka kaygısına son vereceği, siyaset ve yargıyı müstakim kılacağı gibi batıl inançlara zırnık kadar olsun prim verilmemeli.

Suriye meselesinde ortaya çıkan ağır risk ve tehditler, Amerika ve Rusya’yla yaşanan yıpratıcı mücadele KHK gibi bazı tartışmaları bir süreliğine daha gündemden çıkarabilir belki. Fakat insan hakları ihlalleri konusunu hassas bir usul ve üslupla kamuoyu gündemine taşıyan Mustafa Yeneroğlu gibi bir isme dahi kapıyı gösterip istifasını talep eden siyasal refleksin sorunu hızla büyüteceğini öngörmek bir kehanet sayılmamalı. AK Parti Hükümetlerinde Dışişleri Bakanı ve Başbakan olarak da görev almış Ahmet Davutoğlu’nun (bir grup arkadaşıyla beraber) disipline sevk edilerek istifasını hazırlayan sürecin üzerine Mustafa Yeneroğlu ve Bülent Arınç’a ilişkin resmi ya da yarı resmi Parti sözcüleri tarafından yükseltilen tepkiler sağlıklı bir gidişata değil tasfiyeciliğe işaret ediyor olmasın…

Siyaset, disiplin kuruluna daha çok mesai yaptırarak veya savcılar için ha bire seferberlik çağrıları yaparak toplumu kuşatamaz. Bildiğimiz kadarıyla itiraz ve eleştirilere karşı disiplin kurulunu çalıştırmak, şiddet içermeyen protesto ve yürüyüşlere karşı polis ve savcıları harekete geçirmek, FETÖ’yle mücadelede Kemalist teamül ve kadrolara sarılmak muhafazakâr-demokrat siyasetin ilke, yöntem ve hedefleri arasında yoktu.

(YENİ AKİT)

Etiketler:
Share
65 Kez Görüntülendi.

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • Sofrayı melekler mi beklermiş?

    17 Kasım 2019 YAZARLAR

    Gülliver Cüceler Ülkesinde. Ne zaman okuduğumu bile hatırlamıyorum. İlkokul yılları olmalı. Gülliver’in bir saati var. Liliputlular, o saatin, Gülliver’in tanrısı olduğunu düşünüyorlar. Neden öyle düşünüyorlar? Çünkü Gülliver Liliputlulara, “Ona bakmadan hiçbir işe başlamam” gibi bir laf etmiş. Benim aklımda öyle kaldı. Şimdi kitabı bulup cümlenin aslı nasıldı diye kontrol etmem imkansız. Gülliver’i 1968 yılında okuduysam, akıllı telefonlar da internetle birleşerek 2000’lerin başında piyasa girdiyse, demek ki akıllı telef...
  • Mehmet Genç anlaşılmazsa…

    17 Kasım 2019 YAZARLAR

    Mehmet Genç’i tanıtmaya gerek var mı? Hele sayın Cumhurbaşkanı’na tanıtmaya gerek var mı? 2015 yılında bir hafta arayla iki kere onun elinden ödül almış bir isim Mehmet Genç. 2015 Yılı Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri kapsamında, sosyal bilimler ve tarih alanında, ve Uluslararası Akademi Ödülü kapsamında, Sosyal ve Beşeri Bilimler kategorisinde, ödülünü bizzat sayın Cumhurbaşkanının elinden almış bir isim. O törende ödül alan bilim adamları için Cumhurbaşkanı’nın kurduğu cümle şöyle: “Kökleri bu toprakların derinlerine uzan...
  • Üniversite’yi hacizle boğmak!

    17 Kasım 2019 YAZARLAR

    İstanbul Şehir Üniversite’nden bahsediyorum tabii. Hepimiz ülkemizde yaşanan garabetleri, keyfi tasarrufları her gün görüyoruz. İktisat tarihçiliğimizin büyük isimlerinden Mehmet Genç hocamızın feryadını okuduğumda büsbütün içim yandı. Hocaların hocası Mehmet Genç, bizim üniversitelerimizde genelden Batı’dan bilgi aktarıldığını, “yeni bilgiler üretme”nin nadir olduğunu belirterek şöyle diyor: “Şehir Üniversitesi yeni bilgiler meydana getirmek üzere 10 senedir bu yöndeki sebatı ısrarla sürdüren bir üniversitedir. Bilgilerimize yenilerini katm...
  • İmanın tabiatı ve imancılık

    16 Kasım 2019 YAZARLAR

    İman dinî-ahlâkî tecrübenin medarıdır. Bu yüzden, imanın tabiatı adamakıllı biçimde irdelenmesi gereken bir konudur. İslam kelam geleneğinde iman “tasdik” kavramına bağlanarak tanımlanır. Fakat tasdik denen şey, imandan ziyade, aklın ve akıl yürütmenin çok işlevsel olduğu ve belirleyici denebilecek bir rol oynadığı önermesel inançla alakalıdır. Kaldı ki iman kelimesinin tasdik manasına geldiği yönündeki hâkim görüş, İbn Teymiyye’nin de uzun uzadıya anlattığı üzere sağlam bir lisani temele dayanmamaktadır. Gerçekte iman, Arap dilindeki kelime kö...