logo

28 Şubat 2017

”28 Şubat mantığı hâlâ geçerli”

Gazeteci – yazar Ahmet Taşgetiren ile 20 yıl sonra bugünden 28 Şubat’a baktık. Taşgetiren’e göre, “İslam çok oldu” tarzında bir değerlendirme sonucu oluşan 28 Şubat mantığı küresel anlamda hâlâ sürüyor, Mısır’daki Sisi darbesi de bunun bir göstergesi. Türkiye’ye karşı da uluslararası ortamda o rezerv henüz bitmedi.

Ahmet TaşgetirenGazeteci ve yazar Ahmet Taşgetiren, muhafazakar camianın vicdan ile özdeşleşmiş isimlerinden, saygı duyulan “ağabey”lerinden. 28 Şubat’ın, yaşananların, mağduriyetlerin tanıklarından. Taşgetiren’e göre, 20 yıl sonra darbelerle, 28 Şubat ile henüz yüzleşemedik ama yavaş yavaş sistem normalleşiyor, daha normal bir toplum-devlet ilişkisine geçiliyor. Ama fay hatlarının varlığını sürdürdüğü bazı alanlar hâlâ çözüm bekliyor.

20 yıl sonra bugünden bakınca 28 Şubat’ı nasıl görüyorsunuz?

28 Şubat, demokratik sisteme bir müdahaleydi. Asker ve sivil kadrolar bunu MGK marifetiyle birlikte gerçekleştirdiler ve sonucunu aldılar. Türkiye’de açık askeri müdahaleler ne tür sonuçlar veriyorsa, bu örtülü müdahale de benzeri sonuçlar verdi. Siyasi iktidarı devirdi. Bundan sonra partiyi kapattı, ardından bir askeri müdahale projesi neyi öngörüyorsa ona dair uygulamalar yaptı. Ben o uygulamaların tamamının İslam’ı azaltma operasyonu olduğunu, oraya “İslam çok oldu” tarzındaki bir değerlendirmeden gelindiğini düşünüyorum. O değerlendirmenin de yerli bir değerlendirme olmadığını, uluslararası boyutları olduğunu düşünüyorum. Sadece Türkiye’nin pilot ülke olarak kullanıldığı, aslında çok daha geniş Ortadoğu’ya dönük operasyonların bir parçası olduğu kanısındayım.

“Bin yıl sürecek” deniyordu.

Anlaşılan, Türkiye bu antidemokratik uygulamaların uzun süreli uygulanabileceği bir ülke olmanın ötesine geçti. Onun için de bin yıl sürmedi. 28 Şubat Türkiye ölçeğinde büyük oranda aşıldı ama benzeri uygulamalar mesela Mısır’da açık askeri müdahale biçiminde var oldu. O da yine uluslararası iradenin bir yansıması bana göre ki hemen peşinden dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Kerry “Demokrasiyi korumak için darbe yapıldığını” ifade etti. Benzeri bir şey 1992’de Cezayir’de İslami Selamet Cephesi Partisi’ne karşı gerçekleşmişti. O darbeyi de Avrupa, Fransa onayladı. Bu, biraz da Varşova Paktı’nın dağılmasından sonraki NATO konseptiyle de bağlantılı. O dönemin NATO Genel Sekreteri Willy Claes şöyle demişti: “Bundan sonra NATO’nun misyonu İslam fundemantalizmiyle mücadele olacak” Dönemin İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher da bir konuşmasında “Bundan sonra tehlikenin kod rengi kırmızı değil, yeşil” demişti.

Yani hedef İslam mı?

Burada hedefe konan radikal İslam, fundemantalist İslam, entegrist İslam, siyasal İslam diye bir şey var. Ona karşı mücadeleyi meşrulaştırmak gibi bir küresel gündem oluşuyor. O küresel gündemde mesela Cezayir’de, Mısır’da tamamen siyasal hareketler darbe ile bastırıldı. Filistin’de seçimlere kadar Hamas ile El Fetih eşit iki siyasal yapıydı. Son derece meşru bir seçim yapıldı. Seçimden galip çıkınca, Hamas terör örgütü oldu. Yani “çok” olunca terör örgütü damgası yedi.

Türkiye’de “çok olma” durumu mu vardı?

28 Şubat’ta, Refah Partisi hakkında kapatma davası açtığında Vural Savaş bir basın toplantısı yaptı ve dedi ki: Refah’ın oyları yüzde 5’te kalsaydı, biz bu kapatma davasını açmazdık. Ama yüzde 22 oy alıp iktidarın büyük ortağı olunca, işte o yasada bulunan “yakın tehlike” oldu. Yakın tehlike de kapatılma davasını meşru kılıyor.” Bunlar, bizdeki kurulu düzenin kendine göre subapları. Anayasa Mahkemesi’nin 2008’de AK Parti’ye açtığı kapatma davasının gerekçesi, laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmaktı. Gazete kupürlerini toplayıp kapatma davası açtılar ve o dava Anayasa Mahkemesi’nde 6’ya 5 sonuçlandı. Eğer 7’ye 4 olsaydı, kapatma gerçekleşecekti. O dönem “İstikrarsızlık olmasın, ekonomi çöker, vs. kapatmayalım ama bir ders verelim AK Parti’ye” diye bir pazarlık oldu. Laiklik karşıtı eylemlerin odağı suçlamasıyla ikinci bir oylama yapıldı, bu oylama da 10’a 1 çıktı. O kapatılmasın diye oy veren 5 kişiden dördü bile bu bölümde “cezalandırılsın” kararına vardı. Hazine yardımlarının önemli ölçüde kesilmesi tarzındaydı.

Özetle uluslararası odakların gündeminde, Ortadoğu’ya, İslam dünyasına yönelik İslam dünyasında bile “İslam çok oldu mu, olmadı mı?” tarzında bir filtre devam ediyor. İslam dünyasına zaten var olan Batı’ya yönelik tepkinin artması ihtimaline karşı başka bir söylem oluşturalım, dendi. NATO’nun Ortadoğu’daki kriz alanlarına müdahale gibi bir rolü olmasına karar verildi. Tabii bir de İslam içinde oluşmuş terör yapıları ortaya çıkınca bu coğrafyaya müdahale çok daha meşru hale geldi. Onun için belki bu terör örgütlerinin ortaya çıkması da bu uluslararası projenin bir uzantısı olabilir diye bir düşünce var bende.

“Şu anda bile uluslararası ortamda Türkiye’ye karşı o rezerv bitmemiştir”

Türkiye’ye yönelik olarak bu yaklaşım değişti mi sizce?

Bana göre, şu anda bile uluslararası ortamda Türkiye’ye karşı o rezerv bitmemiştir. Türkiye’nin bu AK Parti iktidarları döneminde çok olup olmadığı konuları hâlâ gündemde. Ben bunu konferanslarımda “Büyük hesaplaşma” diye anlatıyorum. 28 Şubat, Erbakan dindar bir politikacı olduğu için mi yaşandı? AK Parti, İmam Hatip okulları dindar öğrenci yetiştirdiği için mi kapatılma sürecine sokuldu? Mahir Kaynak, “Bunun için değil ama Erbakan Türkiye’yi başka bir yere yerleştirmek istedi. İmam Hatip okulu öğrencilerinde de böyle bir ideolojik yapı oluştuğu kanaatine varıldı. Onun için Erbakan’ın yolu kesildi.” diye değerlendirir bu süreci. Türkiye ile ilgili de eksen kayması tartışmaları yapılıyor. Türkiye’nin son dönem Davutoğlu döneminden bu yana dış politikasının çok boyutlu, dinamik hale gelmesine kuşkuyla bakıyorlar. Erbakan’da da o çok konuşulan D8 projesi vardı.

Ayrıca Erbakan o dönemde İran ve Libya’ya geziler yaptı, İslam dünyasında dayanışmaya vurgu yapıyordu, İran’la boru hattı inşa anlaşması imzaladı. Kuzey Irak’taki Kürtleri Saddam Hüseyin’in saldırılarından korumayı amaçlayan Huzuru Temin Harekâtı’nı eleştiriyordu, İsrail karşıtıydı.

Erbakan Hoca bir ortamda Batılı büyükelçilere şöyle diyor: “Bu D8 gerçekleştiğinde, dünya yeniden bir Yalta Masası’na oturacak. Türkiye de o masada yerini alacak ve dünyayı yeniden konuşacağız.” Burada, İkinci Dünya Savaşı sonrası Rusya, ABD, İngiltere devlet başkanlarının oturup dünyayı nüfuz bölgeleri şeklinde paylaştığı Yalta Konferansı’na gönderme yapıyor. Bu ortamı bana anlatan kişi büyükelçilerin gözlerinin faltaşı gibi açıldığını da anlattı. O zaman dünya size karşı yeniden bir değerlendirme yapıyor, “Erbakan’ı ne yapalım?” diye… Belki bugün de “Tayyip Erdoğan’ı ne yapalım?” tarzında bir şey olabilir.

Dolayısıyla o konu edilen “siyasal İslam” meselesini biraz irdelemek lazım. Mesela siyasal İslam,  fundemantalist İslam tanımlamasını kim yaptı? Ben kendimi böyle tanımlamıyorum, kendisini “Fundamentalistim ben” diye tanımlayan insan da çok görmüyorum.

Bu tanımlama ilk ne zaman yapılmaya başlandı?

Varşova Paktı dağıldıktan sonra NATO niye var olsun? Aslında Varşova Paktı’na karşı kurulmuştu. Böyle bir sorun NATO’nun gündemine geldi diye düşünüyorum. Ortadoğu’da, enerji kaynaklarının yoğunlaştığı alanda İslam etrafında bir kriz odaklaşması ortaya çıkıyor. Siyasal İslam, iki alanda bilinç gelişmesine konulan tanımlamadır. Bir, 1960’lara kadar İslam dünyasının önemli bir bölümü sömürge statüsünde. Cezayir 1962’de sömürge statüsünden çıkıyor. O dönemde iki soru gelişti. Bir, ‘Bu coğrafya neden sömürge statüsünde olsun? Batı neden bizim yeraltı, yerüstü kaynaklarımızı sömürsün?’ İkinci olarak da “kendi sistemlerimiz, değerlerimize göre inşa edilmiş bir sistem yerine dışarıdan, yukarıdan sömürgeci iradenin empoze ettiği sistemlerle mi yaşayacağız?” İkili bir bilinç tırmanışı söz konusu oldu. Bunlar, dışarıdan İslam dünyasındaki gelişmeleri “tehlike çerçevesinde” algılayan değerlendirmeler. Arap Baharı’ndan sonra Mısır’da, Tunus’ta da aynı şey oldu. Mısır, bir başbakanın, iki bakanın asıldığı, meclisin kapatıldığı, cumhurbaşkanının sürgüne gönderildiği Türkiye’nin 1960’larını yaşıyor. Şayet AK Parti de zayıf bir iktidar olsaydı, belki ona karşı da çoktan böyle bir operasyon yapılırdı. Uluslararası iradenin AK Parti iktidarından çok memnun olduğunu söylemek mümkün değil diye düşünüyorum.

O zaman 28 Şubat mantığı küresel anlamda hâlâ sürüyor mu?

Küresel boyutta sürüyor.

“Refah Partisi’nden sonra AK Parti kurucu kadrosu ‘nasıl bir kitle partisi oluruz’ sorusuna kafa yordu”

28 Şubat’ın aktörleri – muhafazakarlar, medya, yargı, laik kesim – bu süreçten ders çıkardılar mı sizce? Muhafazakarlardan başlayalım mı?

28 Şubat döneminde ittifaklar oluştu. Mesela o sürece tıpkı İslami kesim gibi liberal kesimden de karşı çıkanlar oldu. 28 Şubat öncesinde, 1994’lerden itibaren yerel anlamda bir iktidarla buluşulmuştu. Ve bu yerel iktidarlar İslami camiada bir anlamda rant ile de buluşmak gibi bir durum ortaya çıkardı. Onun getirdiği birtakım kişilik sarsıntıları oluştu. O noktada bir silkelenme, kendine gelme gibi bir yansımasının olduğunu da düşünüyorum. Böyle bir darbe geldiğinde, İslami grupları ayırt etmediği, hepsine yönelik bir budama, azaltma operasyonu yaşandığı görüldü. Bu da o zaman İslami kesimdeki farklı grupların birbirleriyle yaklaşma, problemlerini gidermesi gibi bir sonuç ortaya çıkardı.

Öte yandan sistem, kurulu düzen bilinci, siyasal bilinç gelişmesi 28 Şubat ile daha net oluştu. Eğer 28 Şubat’ın içinden AK Parti gibi bir yapılanma ortaya çıkmışsa, o siyasal bilinçlenmenin de bir sonucudur. Çünkü insanların, imam hatip öğrencisinin, başörtülünün, çok daha geniş bir toplumsal kesimin hayatına dokundu. Sistem sorgulaması çok daha diri hale geldi.

Bir şey daha eklenebilir. AK Parti dış politikasında biraz Refah Partisi çizgisinden farklılaştı. Kuruluş döneminde AK Parti’de katı bir anti-amerikancılık, katı bir Batı, Avrupa Birliği karşıtlığı söylemi yoktur. Türkiye’nin demokratikleşmesi, siyaset üzerindeki askeri vesayetin kaldırılması, vs. gibi alanlarda AB ile ilişkiler önemsenmiştir. 2002 – 2008 arası içerideki meşruiyet probleminin dışarıdan destek görmemesi için ABD ile bölgede daha iletişim içerisinde bir politika izlenmiştir. Ama bu 1 Mart tezkeresi, Filistin konusunun gündeme girmesiyle değişti.

Kırılma orada mı oldu?

1 Mart’ta Amerika AK Parti’yi değil, MGK’da yeterli tavrı koymadığı için askeri suçladı. Ama İran ile nükleer müzakereler, Filistin konusu, Davos, “Dünya 5’ten büyüktür”, en son da Suriye söz konusu olduğunda buralarda kopuş gerçekleşti. AB ile de Kıbrıs meselesinde kopuldu. Annan Planı’na evet dedik. AB kriterleri iki problemli ülkeden birisini tam üye almamayı öngörürken, Rum Yönetimi tam üye oldu ve Türkiye’nin karşısına oturdu. Fasıllar askıya alındı. O gerilim sürüyor. Eğer mülteci meselesi olmasaydı, o gerilim çok daha yüksek olacaktı.

Amerika ile de bir anlamda gerilim sürüyor malum Suriye konusunda. YPG’ye destek hatta Çözüm Süreci’nin bozulmasında da Amerika’nın etkisini gördü kanımca Türkiye. Belki Türkiye’nin Kuzey Irak ile ABD’den bağımsız ilişki kurması, petrol taşımacılığı, vs. de etkili oldu. Gerilim büyüdü. Şu anda “o gerilim düzeltilebilir mi?”ye bakılıyor. Rusya ile ilişkiler bu çerçevede farklı bir yere evrildi. AK Parti hükümetine yönelik Batı dünyasında o 28 Şubat reflekslerinin bütünüyle ortadan kalkmadığı gibi bir kanaat var bende.

İç dinamikler açısından bakıldığında, Refah Partisi’nın bazı isimleri ve tepki uyandıran söylemleri 2002 sonrası gördüğümüz AK Parti’de yoktu.

O dönemde de “Refah Partisi bir kitle partisi olsun mu olmasın mı?” tartışması vardı. RP’de bir kesim kitle partisi olma fikrine karşıydı, bu tür yaklaşımları da partiyi dejenere edecek diye tepkiyle karşılamaktaydılar. Zannediyorum ki Refah’ın içinden doğan AK Parti, ki ilk kurucu kadrosu Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç, vs. bunlar o anlamda da bir özeleştiri yaptılar, ‘nasıl bir kitle partisi oluruz’ sorusuna kafa yordular. AK Parti öyle doğdu. Bana göre de doğru bir şeydi. Aslında Tayyip Bey Refah Partisi’nde Beyoğlu İlçe Başkanı’yken siyasi çalışma yaparken, o zaman bile oralardaki gece klüplerine, vs. giden onlarla iletişim sağlamaya çalışan biriydi. AK Parti adına toplumun farklı kesimleriyle iletişim noktasında Refah’tan oldukça farklılaşmış bir siyasal dil söz konusuydu ve o da karşılığını buldu.

2002 seçimlerinde, Saadet Partisi yüzde 5 oy alırken, AK Parti yüzde 34 oy aldı. Böyle bir olgu var ve devam ediyor. Bana göre de doğru olan şey bu, yani toplumun çok geniş kesimlerini kucaklayıcı bir dil. Bunu AK Parti oluşturdu. Şimdi referandum döneminde de kucaklayıcı dilin hakim olması gerektiği kanısındayım. İnsanlar kapsayıcılığı, kucaklayıcılığı Cumhurbaşkanı’ndan bekliyor.

“Sistem normalleşiyor”

28 Şubat muhafazakar kesimde toplumsal anlamda nasıl bir psikoloji yaratmıştı? 20 yıl sonra o travma atlatıldı mı? 28 Şubat’ın yarattığı o mağduriyet hissi yok oldu mu veyahut neye dönüştü?

O dönem sistem tarafından dışlanma gibi bir his ve bunun getirdiği tepki, öfke oldu tabii. Bir çok genç kızımız Türkiye’de okuyamama ve yurtdışına gitme durumunda kaldı. Onun getirdiği bir siyasi bilinç, sistemi kavrama, nasıl bir sistemin içerisinde yönetiliyoruz, hangi güç odakları nerede bir araya geliyor, ayrışıyor, bunlar kavrandı. Özellikle Demirel’in 28 Şubat iradesiyle bütünleşmesi sonucunda sağ diye nitelediğimiz siyasi grup ile İslami kesimin ayrışması ortaya çıktı. Bu önemli bir farklılaşma mecrasıdır. Demirel’in samimiyetinin sorgulandığı bir dönemdir bu. 1980 sonrasında Demirel, darbe ile düşürüldükten sonra çok ciddi sistem eleştirileri yapmıştır ama 28 Şubat’ta darbeci çizginin, o koalisyonun içinde yer almıştır. Şimdi 15 yıldır AK Parti’nin iktidarı var. Sistemde bir hayli revizyon gerçekleşti. Son olarak TSK’da başörtüsü yasağı kalktı. Ben bunları sistemin normalleşmesi diye okuyorum. Sistem o kendi toplumuna yönelik gardlarını değiştiriyor. Demirel’in 80 sonrasında Tek Parti dönemine dair bir değerlendirmesi vardır, “Millet, devletine küsmüştü” der. Şimdi o bir ölçüde revize edilişlerle daha normal bir toplum-devlet ilişkisine varıldığını söylemek mümkün. Henüz fay hatları var Türkiye’de. Yani Sünni bir kadronun iktidarı açısından diyorum. Bazı alanların çözülmesi lazım.

Hangi alanlar?

Alevi vatandaşlarımızın sorunlarının çözülmesini AK Parti de önemsedi. Şu anda bir kenarda duruyor gibi ama o alanın çözülmesi lazım. Kürt meselesinin çözülmesi lazım. O alanda da AK Parti’nin bir iradesi oldu. Maalesef Çözüm Süreci, PKK’nın dış güdümleme ile girdiği kulvar sebebiyle neticeye ulaşmadı. Son dönem AK Parti – MHP koalisyonu, işbirliğinin Kürtlere yansıması nasıl olur, onu takip etmek lazım. Çünkü Çözüm Süreci safhasında AK Parti MHP’den ciddi bir farklılaşma içindeydi. AK Parti liderliğinin, Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, vs. geçmişte Necmettin Erbakan, onların Müslüman hüviyeti Kürtlerde önemli bir karşılık oluşturuyor ve çözümü kolaylaştırıyordu. Şimdi farklı bir görüntü ortaya çıkıyor.

AK Parti’nin liberallerle de arasına mesafe girdi son dönemde. Halktan yüzde 50 civarında oy alınabilir ama ben AK Parti’nin toplumsal projesinin çok daha geniş bir kucaklamayı sağlaması gerektiğini düşünenlerdenim. “Biz sert, ayrıştırıcı söylemle kendi tabanımızı tahkim, konsolide edelim, seçimi kazanalım” gibi bir yaklaşım var. Ben herhangi bir siyasi parti hüviyetinde değil, daha ötede bir barıştırıcı dilin gerekli olduğunu düşünüyorum. O İslam ile bağlantılı kimlik de böyle bir gerekliliği önümüze getiriyor bizim. Çünkü sizin İslam ile bağlantılı kimliğiniz bu defa size karşı tavrı, İslam’a karşı bir tavır haline de getiriyor. İnsanlar kendisini sadece siyasi bir yapıdan dışlanmış değil, aynı zamanda bir değerler kümesinden de dışlanmış hissedebiliyorlar. Bu riski görüyorum ve ona karşı da uyarıda bulunuyorum.

Sizce ordu ders çıkardı mı 28 Şubat’tan?

İlker Başbuğ’un zaman zaman konuşmalarına yansıyan bazı şeyler var. Mesela “şehit cenazelerinde namaza katılmadık” ya da “çocuğun düğününe başörtülü annesini almadık” gibi özeleştirileri oldu. Bunlar geç kalmış ama iyi şeyler. Tabii 15 Temmuz’dan sonra esir alınmış, kurtarılmış Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları, vs. bunun getirdiği farklı bir iklim var. Ordunun bile yeniden yapılandığı, sistem içerisindeki ordu ve etkinliğinin daha sınırlandığı bir süreç işliyor.

“Türkiye Cumhuriyeti döneminde en sorunlu alan, devlet-toplum-din ilişkileridir”

Bir yandan ordu 28 Şubat’ta tam da niyetlendiği şeyin aksine sebep oldu. Refah Partisi’ni uzaklaştırmaya çalışırken AK Parti ile baş başa kaldı. Ordu, siyasete müdahalenin sonuç vermediğini anlamış olmalı.

Çok doğru. 1960’da bir başbakanı asıyorsun, 1971’de muhtıra verip hükümeti deviriyorsun, 1980’de hükümeti devirip başbakanı, vs. sürgüne gönderiyorsun. 1997’de bunu yapıyorsun. Hep toplumla karşı karşıya gelen bir şey… Bütün Türkiye Cumhuriyeti döneminde en sorunlu alan, devlet-toplum-din ilişkileridir. Ve bu darbelerin büyük kısmı, o tek parti dönemi şablonunun çok partili hayatta sürdürülmek istenmesi ama sürdürülememesinden kaynaklanır. Zaman zaman sistemdeki o tek parti ideolojisini korumak üzere görevlendirilmiş askeri iradenin devreye girip toplumu ve siyaseti hizaya sokması, işin genel özeti budur. Mesut Yılmaz’ın bir sözü vardır, “Türkiye 1950’de çok partili hayata geçti ama her partinin damarlarında tek parti ideolojisi aksın istendi” der.

Peki ya medya ve yargı? Ali Bayramoğlu 28 Şubat için “Ordu 28 Şubat’ta silah yerine medyayı kullandı.” diyor. Siz bugüne baktığınızda, yargı ve medyanın 28 Şubat’tan ders çıkardığını düşünüyor musunuz?

AK Parti ve belki daha çok Tayyip Erdoğan şu anda güçlü.. Yani “güçlü” ifadesinin yanlış anlaşılmasını istemiyorum. Var ve güçlü. O bir anlamda hizaya getiriyor hem medyayı hem iş dünyasını hem yargıyı… Bir de şu var tabii, demokrasi ya olacak ya da olmayacak. Tayyip Erdoğan sandıkta halktan kendisini iktidara getirecek oyu alıyor. Ne diyeceksiniz? Batı dünyası ne yapacak? Ya Mısır’daki gibi yapacaksınız ya da bu seçim sonuçlarına razı olacaksınız.

15 Temmuz’un hedefi büyük ihtimalle Mısır gibi bir Türkiye idi. 

Evet, öyle. Mısır’da Sisi, İhvan-ı Müslimin’e karşı yine bir dini grup olan Selefilerle işbirliği yaparak iktidara darbe yaptı, Mursi’yi devirdi.

20 yılda toplumdan kurumlara, medyadan yargıya demokrasi açısından olgunlaştık mı?

Tam normalleştiğimiz kanaatinde değilim. Farklı toplum kesimlerini dikkate aldığınızda, henüz durulmadık. Referandum kampanyasında da öfke, ayrışma, kopuşma daha ağır basıyor gibi. Ben daha ılımlı, mülayim, merhametli bir dil, farklı toplum kesimlerini kucaklayan bir dilden söz ettiğimde, kendi mahallemizde bile naif olmakla, olayı tam anlamamakla itham ediliyorum. Ama bize bu lazım. Bu toplumun barışı içselleştirmesi, durulması lazım. Birbirine daha merhametli gözle bakması lazım. Yüzde 50 – 50 birbirine diş bileyen toplum kesimleri haline gelmemesi lazım. Bunun da yeterince sağlandığı kanaatinde değilim. Siyaset dili hâlâ gerilimli bir dil.

“Her darbede ve 28 Şubat’ta bir nesil harcadık”

Sizce 28 Şubat’ın devlete ve topluma maliyeti ne oldu?

Ciddi zaman kaybı oluyor. Türkiye’nin demokratikleşmesi sürecinde toplum – devlet ilişkilerini sağlıklı hale getirme noktasında ertelemeler, gecikmeler oluyor. Belki 100 yıllık sorunumuz bu. Cumhuriyet döneminin bütününe yayılan, tek parti dönemi 27 yıl ve tek parti döneminden bu zamana 6 askeri müdahale. Bu, her toplum için sancı demektir. Halbuki genç bir nüfusumuz var, buna belli bir heyecan verip Türkiye’yi tırmandırabilirsiniz. Her darbede ve 28 Şubat’ta bir nesli harcadık. Birim insanımızı önemsesek, onun içinde hangi cevher varsa, onu fonksiyonel hale getirsek… Asıl kayıp o. Bakın, şimdi 15 Temmuz sonrası, 100 bini aşkın insan devletten ihraç edildi, 50 bine yakın tutuklu var. Mahkemeler var. Bunun yansıması kaç yıl sürecek? Görüştüğüm bir bürokrat “50 yıl sürer” dedi. 50 yıl ne demek!

28 Şubat ile bugün karşılaştırmaları yapılıyor. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Bu dönemler birbirine benziyor. Olağanüstü hal yaşıyoruz. Olağanüstü halin kendi içinde meşrulaştırdığı birtakım uygulamalar var. Ve bu uygulamalar bazen asıl nokta atışla etkilemesi gerektiği insanların çok dışına taşabiliyor. Bu, bugün de var. O “kurunun yanında yaş, sapla saman, at izi, it izi” ifadeleriyle Cumhurbaşkanı’nın, Başbakan’ın, bakanların söylemlerine giren şeyler yaşanıyor. Bana da gelen bir dünya mektup, mesaj, e-mail var. 28 Şubat dönemi de olağanüstü bir dönemdi. Çevik Bir’e atfedilen sözler vardı, “1 milyon insan olsa bile kıymak lazım”, “İmam hatiplilerin üzerinden buldozer gibi geçen, başörtülülerin gözyaşına aldırmayan” gibi… Bunun bir de her şeyi meşrulaştıran medya ayağı vardı. Olağanüstü dönemlerde bu işlerin bir kısmını yargı, bir kısmını medya, bir kısmını emniyet yapar. Ergenekon davalarında, o dönemde de, Türkan Saylan’a sabaha karşı operasyon yapıldığında, “Bu hasta ve yaşlı, bilim kadınına niye bunu yapıyorsunuz?” diye sormak zordu, bugün de bazı şeyleri sormak zor. Onun için şu anda iktidar içinden, medya içinden birtakım insanlarımız “aman dikkat” gibi uyarılar yapmaya çalışıyor. Ben iktidar içinden, Cumhurbaşkanı’nın çevresinden, AK Parti bünyesinden de benzer şeyler duydum. Kendim de yazmaya çalışıyorum zaman zaman kendi mahallemizden hedef alınsak, suçlansak da… Ama adaletin yanında olmak lazım. Kur’an’da şöyle der: “Bir topluma olan öfkeniz, kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin.” Adalet, adalet, adalet diyelim.

Kaynak: Al Jazeera

Etiketler: » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » »
Share
151 Kez Görüntülendi.

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.

BAŞAKŞEHİRNET